Yine Ali Akbaş Ağabey Erenler Divanı şiirini şöyle bağlıyor;
“… El ele perçin oldular, Derilip yüz bin oldular Uçup güvercin oldular Göklere kıldılar seyran. Bir köşede kaldım hayran Gördüm ki; Her şehrin bir sahibi var, Her sahibin bir naibi var, Hacı Bayram, Hacı Bektaş, Adım adım, Taş taş, Mülkü tapulamışlar!” O Horasan Erenleri ki, tekbir getirerek tek“ Bir” için gönül fethine çıkmış“ Yesi Güvercinleri” dir. Onlar ki;“ Gül” dalında filiz veren kutsî eller tarafından sülüs bir hat zârâfetinde kaleme alınmış olan ve gönüllere hitap eden birer“ nübüvvet mektubu” dur.
Onlar; irfan ateşinde şekillenen muhabbet nefesiyle gönüllere girmişler, kalpten kalbe bir sevgi yumağı örmüşler, Muhammedî bir sevdânın ruh enginliğine varmışlar, fütüvvet ahlâkını ve irfan geleneğimizin efsunkâr güzelliklerini her gittikleri yerde goncaya durdurmuşlar, Anadolu coğrafyasını îmân nûruyla yoğurmuşlar ve bu toprakları Müslüman Türk Milleti’ ne ebedî vatan kılmışlardır.
Onlar, velveleli bir hayatın sonunda dinlendirici hassaları olan bir suda yıkanır gibi bu mezarlarda uyuyorlar ve şimdi, biz, onların mezarlarını ziyaret ederken bu sükûnun, büyük bir deniz gibi etrafımızda dalga dalga yükseldiğini hissediyoruz. Onlar ruh kudretleri ve kerametleriyle şehirlerimizi muhasara ederler.
‘’ Ölmeden ölünüz’’ emrini ve ebedi hakikatini hayatlarına sindirmiş, ince ve zayıf ruhlu rüya adamlarıdır. Yeni Türk Devleti’ nin kuruluşunu yeni bir dinin doğuşuna benzeten Horasan erlerindendir onlar.
Sade mimarili bir türbe, çok defa tahtadan, sırasına göre oymalı ve zarif, bâzan de düz ve basit bir sanduka, birkaç işlenmiş örtü veya düz yeşil çuha, bir kavuk, bir tuğ … İşte cedlerimize ebedi hayatı tecessüm ettirmeye yeten malzeme bundan ibarettir.
Fetih orduları, üst üste akınlarla doğudan Anadolu’ ya ve Balkanlar’ a girdikçe, bu ordularla birlikte yeni vatanı şehir şehir atalarımız ve çocuklarımız adına teslim alan türbeler, câmiiler ve külliyeler ordusu da fethedilen şehirlerin baştanbaşa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevî çehresini gelecek zamanlar için hiç değişmeyecek şekilde tesbit etmiştir.
Bu eserler eski Türk şehirlerinin ortasında yaşanan zamanla ebediyet arasında aşılması çok kolay bir köprü gibi adeta üçüncü bir zaman teşkil ederdi.
Onlar, kartal süzülüşlü orduların arkasından girdikleri şehirlerin ortasında, dilimiz ve kılıcımız gibi ilk atalar yurdundan getirdiğimiz şekilleri, etraflarındaki bütün hayat birdenbire değişir, derinden kavrayan bir girdap gibi toprak kendisine yeni bir ruh, yeni bir nizam verildiğini duyar.
Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş; ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Ah, bu eski sanatkârlar ve onların dokundukları şeyi değiştiren, en eski bir unsurdan yepyeni bir alem yapan sanat mucizeleri!
111
İpek Yolu Medeniyetleri