/ir e /u . m ı . r
Thomas orada binlerinden saklandığının sanılmasından utan
mıştı; muhtemelen görünmemek için battaniyesinin altına gizlenip
tir tir titreyen küçük bir çocuk gibi duruyordu. Yavaşça ayağa kalktı
ve çarşafı biraz indirip etrafına bakındı.
Bomboş ve çorak bir araziydi.
Kuru ve cansız toprak, önünde uçsuz bucaksız uzanıyordu. Ne bir
ağaç ne de çalılık vardı. Vadi ya da tepe yoktu. Sadece turuncu-san
renkte kaya ve toz denizi... Sıcak hava akımı yaşayan her şeyi eritip
buharlaştırarak bulutsuz, soluk mavi gökyüzüne çıkarıyordu sanki.
Thomas kendi etrafında dönerek çevreyi inceledi, karşı tarafta
da değişik bir şey yoktu. Uzakta bir sıra dağ görünüyordu. Dağların
önünde, belki durdukları yer ile arlarındaki uzaklığın y an sı kadar
uzaklıkta öylece yere atılmış kutular gibi binalar vardı. Bir kasaba
r olmalıydı ama bulunduklan yerden, ne kadar büyük olduğunu anla| yamıyordu. Sıcak hava kasabanın hemen önünde parlayıp yere yakın
[ her şeyi bulanıklaştınyordu.
Yakıcı güneş Thomas’ın solundaydı ve ufukta batıyor gibi görünü| yordu, bu da o tarafın batı olduğunu gösteriyordu; dem ek ki ilerideki
kasaba ve kasabanın arkasındaki siyah v e kırm ızı kayalar tam kuzey
yönünde olmalıydı. Oraya gitm eleri gerekiyordu. Y ön duyusu onu
şaşırttı, sanki geçmişinden küçük bir kısım küllerinden doğmuştu.
“Sence o binalar ne kadar uzakta?” diye sordu N ewt. Uzun, ka
ranlık tünelde yankılanan sesleri dışarıda sanki fısıltı gibi geliyordu.
“Yüz elli kilometre olabilir m i?” diye sordu Thom as. “Kuzey ke
sinlikle o taraf. Oraya mı gitm em iz gerekiyor?”
Minho çarşafının altından başını iki yana salladı. “Hayır. Yani
evet oraya gitm emiz gerekiyor ama yüz elli kilom etre yoktur. En
fazla elli küometredir. Dağlar da yaklaşık yüz kilom etre uzaklıkta.”
“Sadece gözlerinle mesafeleri bu kadar iyi ölçebildiğim bilmi
yordum ,” dedi Newt.
104