Thomas’ın gözleri doldu ya da belki de alnından akan ter gözlerine
giriyordu. Ama gözleri yanıyordu. Hava sanki bir milyon derece olmuş
gibiydi. Kaslan gerildi; bacakları ağrımaya başladı. Kramp giriyordu.
“Yap şunu!” diye bağırdı her şeyi yok sayıp bir kez daha denemek
için eğilirken. “Bir! İki! Şimdi!”
Yayılan metali iki yanından sıkıca tutup tuhaf yoğunluğunu bir
kez daha hissetti ve çekerek Winston’m başından çıkarmaya çalıştı.
Winston onu duymuştu ya da yalnızca şans eseriydi fakat aynı anda
o da sanki alnını kafasından ayırmak ister gibi yapışkan maddeyi
itmeye başladı. Gevşek, kaim ve ağır gümüşün tamamı çıktı. Thomas
hiç tereddüt etmeden onu başının üzerinden merdivenlerden aşağı
attı ve ne olduğunu görmek için arkasına döndü.
Gümüş, havada uçarken hızla küre şeklini aldı, yüzeyi hafifçe
dalgalandıktan sonra katılaştı. Çocukların birkaç basamak altında,
sanki kurbanına son kez bakıp neyi yanlış yaptığım düşünürcesine
durdu. Ardından karanlıkta kaybolana dek aşağı yuvarlandı.
Gitmişti. Ve nedense bir daha saldırmadı.
Thomas derin bir nefes aldı; vücudunun her yeri terden sırılsık
lam olmuştu. Omzunu duvara yasladı, arkasında ağlayan Winston’a
bakmaya korkuyordu. En azından çığlıkları kesilmişti.
Thomas sonunda dönüp ona baktı.
Çocuk berbat bir haldeydi. Yerde kıvrılmış titriyordu. Saçlan artık
yoktu ve derisi yer yer kanıyordu. Kulakları kesilmişti, yara olmuştu
ama kopmamıştı. Acıdan ve muhtemelen yaşadığı travmanın etkisiyle
hıçkırıyordu. Başındaki kanayan yaralan düşününce sivilceli suratı
oldukça temiz görünüyordu.
“İyi misin, dostum?” diye sordu Thomas, dünyanın en saçma
sorusunu sorduğunu bile bile.