Oldukça yoğun gümüş renkli bir jele benziyordu. Sanki canlıy
mış gibi inatçı ve ısrarcıydı. Winston sıvıyı itip gözlerine gelmesini
engelleyince parmaklarından akan bir kısmı yeniden gözlerine doğru
girmeye çalışıyordu. Thomas çocuğun suratını az da olsa görebildi ve
gördüğü şey hiç hoş değildi. Kızarmıştı ve kabarıyordu.
Winston anlaşılmaz bir şeyler söyledi; dehşet verici çığlıkları
âdeta başka bir dildi. Thomas bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu.
Zaman azalıyordu.
Çantasını omzundan çıkarıp içini boşalttı; meyveler ve paketler
merdivenden aşağı yuvarlandı. Çarşafı, ellerine sardı ve işe koyuldu.
Winston erimiş metali gözünün üzerinden bir kez daha sildiğinde
Thomas çocuğun kulaklarına inen sıvıyı iki tarafından tuttu. Çar
şafa rağmen sıcaklığı hissedebiliyordu ve kumaşın tutuşacağım sandı.
Ayaklarını sertçe yere bastı, topu sıkıca tuttu ve çekti.
Ona saldıran metal rahatsız edici bir emiş sesi çıkararak çocuğun
başından birkaç santim yukarı çıktı fakat Thomas’ın elleri kaydı ve
top yeniden Winston’in kulaklarına indi. Çocuk daha da yüksek sesle
bağırdı. Birkaç Kayranlı yardım etmek için yaklaştılar ama Thomas
bir işe yaramayacağını düşünerek onlan geri çevirdi.
Bu kez daha sıkı tutmaya kararlı olan Thomas, “Birlikte yapmalı
yız!” diye bağırdı Winston’a. “Beni dinle, Winston! Birlikte yapmamız
gerekiyor. Metal topu tutup başından itmeye çalış!”
Çocuk anladığını belli eden bir tepki vermedi; tüm vücudu şid
detle sarsılıyordu. Eğer Thomas onun bir basamak altında olmasaydı
şimdiye kadar çoktan aşağı yuvarlanırdı.
“Üçe kadar sayacağım!” diye bağırdı Thomas. “Winston! Üç
deyince!”
Hâlâ duyduğuna dair bir belirti yoktu. Çığlık atıyor, sarsılıyor,
tekmeler savuruyor, metale vuruyordu.
96