Luoıreni: Aiev ueneyıerı
hâlâ sanki üzerlerine milyonlarca fener tutuluyormuş gibi geliyordu
fakat biraz daha dayanılır bir hâl almıştı. Biraz daha zaman geçince
parlaklığa alıştı.
Tavandaki kapının hemen altında duran Minho ve Newt’in yak»
laşık yirmi basamak aşağısında olduğunu fark etti. Tavandan yayılan
üç çizgi halindeki parlak ışıklar kapının yerini belli ediyordu. Etrafla
rındaki her şey; duvarlar, merdiven ve kapı gri metalden yapılmıştı.
Thomas geldikleri yöne doğru bakınca merdivenlerin aşağıdaki ka
ranlıkta kaybolduğunu gördü. Tahmin ettiğinden de fazla çıkmışlardı.
“Hâlâ kör olan var mı?” diye sordu Minho. “Göz bebeklerim
kömüre döndü.”
Thomas da aynı şeyi hissetmişti. Gözleri yanıyor, kaşınıyor ve
sulanıyordu. Etrafındaki çocuklar da gözlerini ovuşturuyorlardı.
“Dışarıda ne var?” diye sordu biri.
Minho bir elini gözlerine siper edip kapının açık kısmından dışan
göz atarken omuz silkti. “Bilmiyorum. Tek görebildiğim parlak ışık,
belki gerçekten de güneşe çıkmışızdır. Ama orada başkaları olduğunu
sanmıyorum.” Duraksadı. “Ya da Deliler’in.”
“Buradan çıkalım öyleyse,” dedi Winston; Thomas’m iki basa
mak aşağısındaydı. “Metal bir topun saldırısına uğramaktansa güneş
yanığı olmayı tercih ederim. Hadi gidelim!”
“Tamam, Winston,” diye karşılık verdi Minho. “Acele etme hemen.
Gözlerimizin ışığa alışması için beklemek istedim. Kapıyı tamamen
açacağım, hazır olun.” Bir basamak daha çıktı, böylece sağ omzuyla
metal levhaya bastırdı. “Bir. İki. Üç!”
Homurtuyla bacaklarını dikleştirerek yukan kalktı. Berbat bir
gıcırtıyla kapı açılınca içeri ışık ve sıcaklık doldu. Thomas hemen ba
şım aşağıya eğip gözlerini kıstı. Saatlerdir zifirî karanlıkta olmalarına
rağmen yine de böyle bir parlaklık imkânsızmış gibi görünüyordu.
92