“Hayır, o değil, bu. Her şey duruveriyor. Ya da çok yavaş lıyor.”
“Bu içinde yaşadığımız dünya, HollandalI.” Bana yukarı dan
bakarken başını meraklanmış gibi eğdi. “Ee? Senin için onun
icabına bakmamı istiyor musun?”
istiyordum. Hem de çok. Ama hâlâ aramızda bir kazağın
gevşek ipine benzer, içimi kemiren bir mesele vardı. O ipi
çekmek istiyordum, ama bunu yaptığım takdirde her şeyi çözme
riskim olduğunu biliyordum. Chihuahua köpeklerinin ve kitle
imha silahlarının var olmasının sebepleriyle aynı belirsizlikte
olan bir sebepten, meseleyi arkamda bırakamıyordum. “Bana
nerede olduğunu söyleyecek misin?”
“Şimdi bu konuyu mu açacaksın?”
“Evet.”
“O zaman hayır.”
“O zaman bunu kendim halledebilirim.”
Bunu söyler söylemez, kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez,
akli dengesizliğimle ilgili söylentilerin kendime inanma izni
verdiğimden daha gerçek olabileceğini fark ettim. Onu en başta
çağırmamın sebebi yardımına ihtiyacımın olması değil miydi?
“Bundan emin misin?”
“Kesinliklerin en kesiniyle.”
Durum resmiyete binmişti. Ben psikopattım.
Sırtımın ürpermesine sebep olan o homurtuyu koyuvererek
öfkeyle bana sırt çevirdi. “Sen hayatımda tanıdığım en inat 55
çı...
“Ben mi?” dedim inanmazlıkla. “Ben mi inatçıyım?”
Ah, evet. Beni bir yere kilitleyin, anahtarı da atın gitsin.
Reyes bir anda önümde belirdi. “Katır gibi inatçısın.” “intihar
etmeni istemediğim için mi? Bu yüzden mi inatçıyım?”