arkasından çıktım; kendimi hiç olmadığım kadar savunmasız
hissediyordum; Mexico City’deki günü saymazsak. Kahrolası
tekila.
Şakır şakır yağan yağmurun sesini bastırabilmek için b ağırarak, “Bana vurdun!” dedim. Reyes’ı çağırmaktan başka çarem
yoktu, işkenceye uğramakla meşgulken onu rahatsız etmek
hoşuma gitmiyordu, ama...
Rakibimin yüzünde şeytani bir sırıtış belirdi ve onun bu
civarlarda neden Şeytani Murtaugh olarak tanındığını hatırlamamı sağladı.
“Rey’aziel...”
Şeytani Murtaugh bir an bile durup düşünmeden tetiğe bastı.
Bir dakika. Sözüm bitmemişti.
Ama dünya yavaşladı ve kurşun bana yaklaşarak önümde
durdu.
“Zamanlama
sorunlarını
daha
geçenlerde
tartışmamış
mıydık?”
Sağıma
baktığımda
Reyes’m
bana
baktığını,
cüppesinin
etrafında o başlı başına bir okyanusmuş gibi muhteşem dalgalar
halinde dans ettiğini gördüm.
Sonra Şeytani Murtaugh’un
yüzündeki hiddet ifadesine, havada asılı kalmış olan yağmur
damlalarına, bir yağmur damlasını neşeyle delerek atmosferin
içinden bana doğru gelen kurşuna baktım. O öne fırlarken
havanın sarsıldığını adeta görebiliyordum. Kurşun kalbimden
birkaç
santim
ötede
süzülüyordu.
Zaman
kaydığı,
bir
mikrosaniye ilerlediği takdirde kurşun yerini bulacaktı.
“Bu nasıl mümkün olabilir?” diye sordum Reyes’a.
Gözümün ucuyla onun omuz silktiğini gördüm. “Biri sana bu
kadar kısa mesafeden dümdüz ateş ettiğinde böyle olur” diye
açıklama yaparken tok sesi içinde bulunduğum duruma rağmen
beni sakinleştirdi.