tı. “Kaydolmanız gerekecek, bir de dedektiflik kimliğinizin
fotokopisini alacağım. Ondan sonra sizi k adına götürürüm.” Beş
dakika sonra, Cookie devasa, spor salonuna benzeyen bir odanın
orasına
burasına
saçılmış
düzinelerce
portatif
karyoladan
birinde, gri bir battaniyeye sarılmış uyuyan bir kadını dürttü.
Cookie
hafif
bir
fısıltıyla,
“Mimi?”
dedi.
Cook ie,
Miminin
korkmaması için Hulk’m el fenerini ödünç almış, yüzünün altında
tutuyordu.
Ona
Geçmiş
Noel’in
Hayaleti’ne
benzediğini
söylemeye içim elvermiyordu. “Mimi, canım?” Mimi kıpırdandı,
ağır gözkapaklarmm altından bize
baktı,
sonra hayatımda
duyduğum -en azından bir insandanen yüksek, en kan dondurucu
çığlığı basıverdi. Etrafımızdaki kimsesizlerin tepkileri yerinden
sıçramaktan horlamaya devam etmeye dek değişiklik gösterdi.
Cookie ışığı yüzüne tutarak, “Mimi, benim!” dedi. Bu da ince
yaş çizgilerini yok edip Cookie’nin tenine o yumuşak, nükleer
radyasyon parıltısını andıran ışıltıyı vererek kadının bu kez
Şimdiki Noel’in Hayaleti’ne benzemesine sebep oldu.
Mimi bacaklarını havaya dikmişti ve itiraf etmem gerekirse
bu, kaç ya da savaş tepkilerinden biri olarak pek bir anlam ifade
etmiyordu. Sonra kadın karyolanın yan tarafına yuvarlandı ve
yere düştü.
Bir adam arkadan bacağımı dürttü. “Orada ne oluyor, be?”
“Şeytan çıkarıyoruz. Kaygılanmanıza gerek yok, beyefendi.”
Adam öksürerek döndü ve uyumaya kaldığı yerden devam etti.
Mimi başını kaldırıp şiltenin üzerinden bize baktı. Az ön cekinden çok daha yumuşak bir sesle, “Cookie?” diye sordu.
“Evet.” Cookie, Mimi’nin tekrar karyolaya çıkmasına yardım
etmek için seğirtti. “Sana yardım etmeye geldik.”
“Aman Tanrım, çok üzgünüm. Sandım ki...”
Cookie çantasından bir peçete çıkararak, “Burnun kanı yor”
dedi.
Mimi üstdudağma dokundu, sonra Cookie’nin ona verdiği