Garrett ipleri kesip beni serbest bıraktığında, bezbebek gibi
öne, kollarına düştüm. “Kemiklerim ne cehenneme gitti?” diye
sordum. Düz durma işi beni faka bastırmıştı.
“Sen ve arkadaşın bunu yapabilirsiniz” dedi Garrett Chao’ya.
Benim sorum zaten etkileyiciydi.
Başımı kaldırdığımda Bay Chao’nun patronu Frank Smith’i
gördüm; kömür grisi takım elbisesi tertemiz ve ütülüydü. Adamın
yüzünde, böyle olaylar için yaşıyormuş gibi, büyük bir tebessüm
vardı.
“Ben Charley’ye göz kulak olmak istiyorum” diye devam etti
Garrett.
Eğlendiği belli olan Smith, “Altında LEZİZ yazan iç çamaşırın
mı var?” diye sordu.
“Beni nasıl buldunuz?”
Smith başıyla işaret etti. “Bay Chao apartmanının arkasındaki
sokakta iki adamın bagajlarına büyük bir şey koyduğunu fark
etmiş.”
Birden alınarak, “Büyük mü?” dedim.
Garrett kalkmama yardım ederken, “Bana telefon etti” de di.
“O ne olur ne olmaz diye aracı takip ederken evine bakmamı
istedi. Gerçekten de, evde yoktun.”
“Seni kaçırdıklarını anlayana dek Bay Chao beni de aramıştı;
hepimiz
şuradaki
tepenin
arkasında
buluştuk.”
Smith
paramparça camdan dışarıyı işaret etti. Bense yalnızca sert bir
ışık görebildim.
“Polisler geliyor” diye ekledi Garrett.
Angel üzerimize kurşun yağmadan bir salise önce, endişe li bir
sesle, “Charley” dedi.
Garrett beni yere, şiltesi bayağı iğrenç görünen bir karyolanın
altına itti, diğer iki adam da kendilerini yere attılar. Ses tuhaftı.
Tamamen otomatik olan bir silahtan fırlayan kurşunların sesi
etrafımızda tıngırtılarla yankılandı. Birbiri ardına