kendisinin Şeytan’m oğlu olduğunu söyledi.”
Kaldırıma takılıp tökezledim. Garrett beni yakalarken, gözleri
fal taşı gibi açılan Cookie’ye baktım.
Garrett, “Ona e-postayla cevap vermeye çalıştım” diye söze
devam etti; şimdi bana temkinli gözlerle bakıyordu. “Ama benimle
konuşmayacağını söyledi.”
Aldırmaz taklidi yaparak, “Onu suçlayabilir misin?” de dim.
Vay be, kimdi bu kadın?
Telaffuzla boğuşarak, “Kadının adını Carrie Lee-ah-dell” dedi.
“Sahibe Kadifeçiçeği’nin mi?” Bunu da nereden biliyordu?
Garrett kaşlarını çattı. “Hayır. Bu kadının.” Evi işaret et ti.
“Anaokulu öğretmeni.”
Doğru ya. Derin bir nefes aldım, sonra kâğıda, Carrie Liedell
ismine baktım ve kıkırdadım. “Lie-dell diye okunuyor.”
“Gerçekten mi? Nereden biliyorsun?”
Durup kâğıdı işaret ettim. “Şunu görüyor musun? Şu t -e’yi? iki
sesli yan yana yürüdüğünde, ilki konuşur.”
Garrett bana kaşlarını çattı. “Bu da ne demek, be?”
Tekrar kapıya doğru ilerlerken kirpiklerimin altından Cook’a
eğlendiğimi gösteren bir bakış attım ve tam o anda çizmelerimin
betonun üzerinde çıkardığı tıkırtıların ne kadar ultra-havalı
olduğunu
fark
ettim.
“Okuma
yazmayı
doğru
düzgün
öğrenmediğin anlamına geliyor.”
Garrett kapıda benimle buluşurken Cookie öksürürmüş gibi
yaparak kıkırtısmı sakladı. Ben kapıyı çalarken Garrett bekledi.
Tam kapının kolu çevrilirken Garrett alçak bir sesle, “O zaman
freight ne olacak?” diye sordu.
Adam haklıydı.
“Ya da said.”
Otuz yaşlarında, zaten köşeli olan çenesini daha da sert leştiren koyu renk küt saçlı bir kadın kapıyı araladı.
“Ya da, ne bileyim, blood.”