ren telefon konuşmasına değinmek için, “Telefon konuşman nasıl
geçti?” diye sordum. Garrett’m kimi aradığım ve neden aradığını
merak ediyordum.
“Şahane. Çalışanlarımdan biri eksildi.”
Biraz irkilerek, “Neden?” diye sordum.
Garrett bana çapkınca sırıttı. “Bana seni takip etmeyece ğime
söz
verdirdin.
Seni takip
ettirmeyeceğime
dair
hiçbir
şey
söylemedin.”
Iç çektim. Yüksek sesle. “Seni pislik!”
“Lütfen” dedi ve Cookie’nin inmesine yardım etmek için
cipimin diğer tarafına geçti. Misery’nin inilip binilmesi en kolay
araç olmadığını itiraf etmeliydim.
Cookie şaşırarak, “Teşekkürler” dedi.
“Bir şey değil.” Garrett bizi sokakta ilerletip bahçesindeki
yabani otların temizlenmesi gereken ufak, beyaz, kerpiç bir eve
yöneltti. “Seni yedi gün yirmi dört saat izleyen bir adamım var.”
Ben yanında yürürken bana tepeden baktı. “En azından öyle
olduğunu sanıyordum. Görünüşe bakılırsa dün akşamki adam işi
bırakma vakti gelmeden bir şeyler atıştırmak için mola vermeye
karar vermiş. Sabahın üçü gibi” dedi. Başımı salladım, dişlerimi
öfkeyle sıktım. “Mesajı almamış olabilirsin diye söylüyorum,
hayatın tehlikedeydi.” Arka cebinden bir kâğıt çıkardı.
“Göğsümden bıçaklandığımda mesajı gayet net bir biçimde
aldım.” Yan tarafıma baktım. Cookie kararlı bir tavırla başını
sallayarak yüzde yüz yanımda olduğunu gösterdi.
Garrett gözlerini devirdi. Hiç profesyonelce davranmıyordu.
“Bıçaklanmadın.
Sana
kesik
atıldı.
Hem
senin
şu
Sahibe
Kadifeçiçeği’nden haber aldım; bu arada, gerçekten adı Sahibe
Kadifeçiçeği mi ha?”
Cookie heyecanla, “Ne dedi?” diye sordu. Komikti.
“Eh, dediğin gibi...” başıyla Cookie’yi işaret etti, “ona öl üm
meleği olduğumu söyledim, o da bana ben ölüm meleğiysem