“Biliyor musun” dedim cipimden inerken, “bu dava bittiğinde
ona katılmaya ne dersin? Yani, kuzey iyi bir yön.” “Washington’a
gitmeliyiz.”
“Kulağa hoş geliyor.”
Cookie fikrini değiştirerek, “Ya da New York’a” dedi. “New
York’u çok seviyorum.”
Başımla onayladım. “Ben New York’tan sadece arkadaş olarak
hoşlanıyorum, ama varım.”
Temsilciler Meclisi Üyesi Kyle Kirsch’ün babası, zamanında
göz korkutucu biri gibi görünüyordu. Uzun boylu, inceydi, şimdi
bile safi kastı. Kırlaşmakta olan kum rengi saçları ve keskin, gök
mavisi gözleri vardı. Emekli olsa da olmasa da, tam bir kanun
adamıydı.
Duruşu,
hareketleri,
bilinçaltmdaki
bütün
alışkanlıkları suçluları haklamakla geçen uzun, başarılı bir
kariyere işaret ediyordu. Bana kendi babamı hatırlatıyordu, bu da
kalbimde bir sızı hissetmeme sebep oldu. Babama çok kızgındım,
ama onun için çok endişeleniyordum. Şimdiki zamanın iyiliği
adına, endişeye odaklanmaya karar verdim, ikimiz uzun uzun
konuşacaktık. Ama şimdilik Bay Kirsch’ün Hana Insinga’mn
kaybolması olayına karışıp karışmadığını öğrenmem gerekiyordu.
“Vakayı dünmüş gibi hatırlıyorum” diyen Bay Kirsch dosyayı,
avına bakan şahin gibi süzdü. Gözünden pek bir şeyin kaçtığını
sanmıyordum. “Bütün kasaba onu bulmak için elbirliğiyle çalıştı.
Dağlara arama ekipleri gönderdik. Yüz millik çevredeki her
kasabaya ilan ve bülten dağıttık.” Dosyayı kapattı ve ürkütücü
gözlerini
benimkilere
dikti.
“Hanımlar,
bu
bir
türlü
elde
edemediğim şeydi.”
Cookie’yle birbirimize baktık. Deri kanepede yanımda otu ruyor, kalemiyle not defterini hazırda tutuyordu. Kirsch’lerin evi
Holstein ineklerinin siyah beyaz renklerinde ve New Mexico yer
şekillerinin gözü rahatsız etmeyen bronz renklerinde