Masasından bir çift klasör aldım. “Sen de öyle.”
“Evet, ama sen dün gece neredeyse cinayete kurban gidecektin.”
“O bağımsız cümlede önemli olan kelime, ‘neredeyse.’ Biraz
araştırma yapacağım, sonra muhtemelen Taos’a gidip Kyle
Kirsch’ün annesi ve babasıyla konuşurum. Onları arayıp evde
olduklarından emin olur musun?”
“Tabii.” Gözlerini kaçırdı, birtakım kâğıtları karıştırmaya
başladı. Ben ofisime gitmek üzere dönerken, “Ölmedi” dedi. “Sana
saldıran adam. Üç litre kan kaybettikten sonra.” Birden durdum,
yüzeye çıkmaya çalışan duygulara ket vurdum, sonra ofisime
yürümeye devam ettim. “Ha, öyle mi? Taos’ta görüşürüz.”
Onun da gelmek isteyeceğini tahmin etmiştim. Kapıyı kapatmadan hemen önce uzanıp, “Bana not bırakmadın, değil mi?
Bay Kahve’nin üzerine?” diye sordum.
Cookie kaşlarını çattı. “Hayır. Ne tür bir not?”
“Ah, önemli bir şey değil.” Cookie’nin hayatımı tehdit ede ceğini sanmıyordum, ama onun karadul olup olmadığını henüz
bilmiyordum. Ne de olsa bagajında bir ölü vardı ve insan
bugünlerde hiçbir şeyden emin olamıyordu.
Masama
oturduğumda
düşüncelerim
yağmur
beklentili,
parçalı bulutluydu. Adam ölmemişti. Herhalde bu iyiyd i, ama o
hep bir tehdit olacaktı. Neredeyse Reyes’ın o anda yanımda
olmasını, adamı öldürmüş ya da en azından sakat bırakmış
olmasını
dileyecektim;
o
zaman
bir
daha
kimseye
zarar
veremezdi. Aklımda son derece yararsız, ama çok eskiden beri
sorulan bir soru belirdi. Her gün masum insanlar ölürken, öyle
canavarlar neden hayatta kalıyordu?
Kapıma hafifçe vurulup da Cookie başını ofise uzatınca
düşüncelerimden sıyrıldım. Sinirli bir sesle, “Biri seni görme ye
geldi” dedi.
“Erkek mi, kadın mı?”