birini arıyoruz” dedim. “Uzun süredir çalışıyor musunuz?” Kadın
fincanlara
kahve
doldurup
demliği
kenara
koydu.
“Ay,
inanamıyorum” dedi şaşkınlıkla göz kırpıştırarak. “Şimdiye
kadar gördüğüm en güzel göz rengi, seninki. Gö zlerin...” “Altın
rengi” dedim yine gülümseyerek. “Hep öyle derler.” Anlaşılan
altın rengi gözlere nadir rastlanıyordu. Gözlerim bolca iltifat
alırdı. “Ee...”
“Ah, hayır, çalışmaya başlayalı çok olmadı, ilk müşterile rim
sizsiniz. Ama aşçım bütün gece buradaydı. O size yardımcı
olabilir.” Arka tarafa ancak bir garsonun seslenebileceği gibi
seslendi. “Brad!”
Brad arkasındaki servis penceresinden başını uzattı. Ben
tıraşa çok ihtiyacı olan sakallı, yaşlıca bir beyefendi beklerken
kendinden
büyük
garsonu
muzip
bakışlarla,
flörtçü
bir
tebessümle süzen, en fazla on dokuzunda bir çocukla karşılaştım.
Çocuk kedi gibi mırlayarak, “Bana mı seslendin?” dedi. Kadın
gözlerini devirip çocuğa anaç bir tavırla baktı. “Bu kadınlar
birini arıyor.”
Çocuk, gözlerini bana çevirdi; bu gözlerdeki ilgiyi saklamak
için hiç çaba göstermiyordu. “Eh, Tanrı’ya şükür beni buldular.”
Eyvahlar olsun. Kıkırdamamak için kendimi zor tuttum. Bu,
çocuğu yüreklendirmekten başka işe yaramazdı.
Cookie son derece ciddi bir sesle, “Otuzlarının sonunda, kısa
kahverengi saçlı, beyaz tenli bir kadın gördün mü?” Çocuk,
eğlenmiş gibi kaşlarını kaldırdı. “Her akşam, hanımefendi.
Ayrıntı vermeniz gerek.”
“Fotoğraf var mı?” diye sordum Cookie’ye.
Cookie’nin omuzları hayal kırıklığıyla çöktü. “Aklıma bi le
gelmedi. Evde bir fotoğrafı olduğundan eminim. Yanıma almayı
neden akıl edemedim?”
“Hemen kendini suçlama.” Çocuğa döndüm. “Adını ve nu