etti. Pırıltıma lanet olsun. Kadınsa bana hiç bakmadı.
“Tabii ki görmüyorum” dedi Cookie. “Burada kimse yok.
Nerede olabilir? Belki geç kalmışımdır. Belki kocasını aramamalı, senin o sıska kıçını yataktan kaldırmamalıydım.”
“Anlamadım?”
“Ah, kötü bir şey oldu. Bunu biliyorum. Hissediyorum.”
“Cookie, sakin ol biraz. Cidden. Polisi çağırmadan önce biraz
araştırma yapalım, olur mu?”
“Tamam. Oldu.” Elini göğsüne koydu ve gevşemeye çalıştı, “iyi
misin?” diye sordum; onunla biraz dalga geçme arzuma engel
olamamıştım. “Valium’a ihtiyacın var mı?”
Cookie, “Hayır, iyiyim” dedi ve sualt ında doğan bebeklerle
ilgili belgeselden öğrendiğimiz derin nefes alma tekniklerini
kullandı. “Kıçımın kenarı.”
Bunu hak etmemiştim. “Kıçımdan söz etmişken, onunla ilgili
düşüncelerin hakkında adamakıllı konuşmamız gerek.” Tezgâha
doğru yürüdük. “Sıska mı? Cidden?” Retro kafe yuvarlak,
turkuvaz bar tabureleri ve pembe tezgâhlarla dekore edilmişti.
Garson bize doğru yürüdü. Üniforması, taburelerin renginden
daha açık turkuvazdı. “Sana söyleyeyim...”
“Hey, millet.”
Garsona dönüp gülümsedim. Yaka kartında NORMA yazıyordu.
“Kahve ister misiniz, kızlar?”
Cookie’yle birbirimize baktık. Bu, güneşe parlamak iste yip
istemediğini sormaktan farksızdı, ikimiz de birer bar taburesine
oturduk ve başımızı bir VW minibüsün ön panelindeki kafa
sallayan hayvan figürleri gibi salladık. Hem kadın bize kızlar
demişti, ki bu çok şirindi.
Kadın sırıtarak, “O zaman şanslısınız” dedi, “çünkü Rio
Grande’nin bu tarafındaki en iyi kahveyi ben yaparım.”
O noktada, âşık oldum. Birazcık. Zengin aroma burnuma
geldiğinde salyalarımı akıtmamaya çalışarak, “Biz aslında