lı Kahve adlı kafeye doğru sürdüm. Çikolata ve kahveyi bir araya
getiren kişi Nobel Barış Odülii kazanmalıydı. Ya da en azından
Reader’s Digest'e üyelik.
Otoparka girdikten sonra, kimse bizi görmeden etrafı gözetleyebilelim diye karanlık bir köşeye park ettim. Cookie’ye
yalnız gelmesini söyledikten sonra, Mimi’nin beni görünce ne
yapacağını
aklımdan
kestiremiyordum.
kadının
peşine
Elimdeki
azıcık
düşebileceklerin
bilgiye
listesini
göre,
yaptım.
Kocası, listenin başındaydı, istatistikleri göz ardı etmek güçtü.
Cookie kapının koluna uzanırken, “Sen burada beklesen?..”
dedi.
“Ofiste
bolca
evrak
işi
var
ve
onlar
kendi
kendini
dosyalayamaz; o yüzden, hayır, hanımefendi. Seni kaybetmeyi
göze alamam.”
Cookie bana baktı. “Charley, bir şey olmayacak. Mimi bana
saldıracak falan değil. Yani, ben sen değilim. Her gün ölüm
tehlikesi atlatmıyorum.”
“Ben de atlatmıyorum” dedim, gücenmiş görünmeye çalışarak.
“Ama kadının peşindeki kişi aynı fikirde olmayabilir. Ben de
geliyorum. Üzgünüm, ufaklık.” Arabadan indim, Cookie inince
anahtarları ona fırlattım. Neredeyse boş olan otoparkı bir kez
daha taradıktan sonra kafeye girdik. Tavşanlı terliklerimle
halimden azıcık utanmadan edemedim.
“Onu görüyor musun?” diye sordum. Kadının neye benzediğini
bilmiyordum.
Cookie etrafına bakındı, içeride sadece iki kişi vardı; biri
erkek, diğeri kadın. Saatin kaç olduğunu düşününce, işlerin
kesat olmasına şaşırmadım. Adam kafasındaki fötr şapka ve
üzerindeki trençkotla kırkların film yıldızlarına, kadınsa ge ceyi
kötü
geçirmiş
bir
fahişeye
benziyordu.
Ama
ikisi
de
olduklarından müşteri sayılmazlardı. Adam beni hemen fark
ölü