Kapı savrularak açıldı. "Umarım önemli bir şeydir," dedi dayım nazik bir tehditle kapıyı sonuna
kadar açmadan evvel. "İçeri gelin."
George beni içeri itip kapıyı kapattı.
Dayım üzerinde kürklü robdöşambrı, önünde kâğıtları ve yanında bir sürahi İngiliz likörüyle
özel odasında, ateşin yanında oturuyordu. Evinde dolanan başka kimse görünmüyordu. George
çabucak göz ucuyla etrafında bakındı. "Güvende miyiz?"
Dayım başıyla onaylayıp bekledi.
"Onu şimdi kralın yatağından odasına götürüyordum," dedi. "Kral ona Tanrı istemediği için
çocuğu olmadığını söylemiş. Lanetlendiğinden bahsetmiş."
BOLEYN KIZI ¦ 259
Dayımın gözleri bana kaydı. "Öyle mi söyledi? Lanetlendim mi dedi?"
Duraksadım. Henry kollarımda ağlamış, dünyada sanki acısını anlayabilecek tek kadın
benmişim gibi bana sarılmıştı. Yüzümde ona ihanet ettiğimi yansıtan bir bakış görmüş olmalı
ki, dayım kısa bir kahkaha atıp ateşi alevlendirmek için şömineye bir odun attı. George'a beni
ateşin yanındaki taburelerden birine oturtmasını işaret etti. "Anlat bakalım," dedi, gizli bir
hinlikle. "Bu yaz Hever'da bebeklerini görmek istiyorsan tabii. Pantolon giymeye başlamadan
oğlunu görmek istiyorsan başla anlatmaya."
Başımla peki deyip derin bir nefes aldım ve dayıma kralın kendi odasının sessizliği ve
mahremiyeti içinde bana söylediklerini, verdiğim cevapları, nasıl ağladığını, sonra nasıl
uyuyakaldığını, kelimesi kelimesine anlattım. Dayımın suratı mermer gibi ifadesizdi. Ne
düşündüğünü çıkartmam imkânsızdı. Sonra gülümseyiverdi.
"Sütannesine bir not yazıp bebeği Hever'a götürmesini söyleyebilirsin," dedi. "Çok iyi iş
becerdin, Mary."
Durakladım ama o eliyle beni kovdu. "Gidebilirsin. Ah, bir şey daha. Bugün Majesteleriyle ava
gidiyor musun?"
"Evet," dedim.
"Bugün ya da başka bir vakit bu konudan yine bahsederse şimdi ne yapıyorsan devam et.
Oyna."
Tereddütle ona baktım. "Nasıl?"
"Sevinç dolu bir aptalı oyna," dedi. "Sakın onu dolduruşa getirme. Ona dini konularda öğütler
verecek alimlerimiz var. O tatlı aptallığına devam et, Mary. Bunu çok iyi başarı-yorsun."
Kendimi aşağılanmış hissettiğimi görebiliyordu, gülümseyerek George'a döndü. "Diğerinden
çok daha sevimli,"
260 ¦ Philippa Gregory
dedi. "Haklıymışsın George. Tepeye tırmanmamız için bu kız mükemmel bir basamak."
George onu başıyla onaylayıp bana doğru yürüdü.
Kendi sadakatsizliğimin verdiği sıkıntı ve dayıma duyduğum öfkeyle titrediğimi fark ettim.
"Basamak mı?" diye yapıştırdım.
George kolunu bana uzattı, bu kola tütündüm, sonra elini titreyen parmaklarıma bastırdı.
"Tabii ki," dedi şefkatle. "Ailemizin daha çok, daha yukarı nasıl yükseleceğini düşünmek
dayımızın işi. Bizlerse bu yolda hizmet eden birer basamaktan öte bir şey değiliz."
Kolumu çekmeye çabaladım ama o beni sıkıca tuttu. "Ben basamak falan olmak istemiyorum!"
diye haykırdım. "Elimde olsa geceleri yatağımda uyuyan iki çocuğum ve iyi bir kocayla Kent'te
küçük bir çiftlikte yaşamayı tercih ederdim."
Loş avluda George bana bakıp gülümsedi, parmağını çenemin altına koyup zarif bir hareketle
başımı kendine çevirerek hafifçe dudaklarımdan öptü. "Hepimiz bunu isterdik," dedi
ikiyüzlülüğüyle gülümseyerek. "Hepimiz öz