"Hâlâ öylesiniz," dedim hemen.
Hoşnut bakışlarla bana gülümsedi. "Francis değil mi yani?"
Fransız kralını elimle savuşturdum. "Sizinle kıyaslanamaz bile."
"Fıkır fikirdim," dedi. "Ve gücüm yerindeydi. Bunu herkes biliyor. Hemen hamile kaldı.
Bebeğinin kıpırtılarını düğünden ne kadar sonra hissetti biliyor musun?"
Başımı iki yana salladım.
"Dört ay!" dedi. "Düşünsene. Daha evliliğin ilk ayında onu gebe bırakmışım. Bu erkeklik gücü
değil de ne?"
Bekledim.
"Ölü doğdu," dedi. "Zaten kızdı. Ve ocak ayında ölü doğdu."
Onun o kederli yüzünü görmemek için başımı alevlere çevirdim.
"Yeniden gebe kaldı," dedi. "Bu kez oğlandı. Prens Henry. Vaftiz ettirdik, şerefine bir
turnuva,düzenledik. Hayatımda hiç o kadar mutlu olmamıştım. Prens Henry, benim
254 ¦ Philippa Gregory
ve babamın adını taşıyacaktı. Benim oğlum. Benim veliahdım. Ocak ayının birinde doğdu. Mart
ayında öldü."
Benden alıp götürdükleri oğlumun, benim Henry'min üç ay sonra ölebileceği ihtimalini
düşündüm, içim buz keserek öylece bekledim. Kral benden çok uzaklardaydı, geçmişe, benden
biraz daha büyük olduğu günlere, gençliğine geri dönmüştü.
"Fransa'yla savaşa gitmeden hemen önce bir bebek daha yoldaydı," dedi. "Ekimde düştü.
Sonbahar düşüğü. Fransızlara karşı kazandığım zaferin bütün ışıltısını alıp götürdü. Annesinin
bütün ışıltısını da. Bundan iki sene sonra baharda bir bebek daha ölü doğdu, bir oğlan daha.
Yaşasa Prens Henry olacak bir bebek daha. Ama yaşamadı. Hiçbiri yaşamadı."
"Prenses Mary var," diye hatırlattım ona yarı fısıldayarak. "Sonra o geldi," dedi. "Ve ben artık
bu kötü talihi yendiğimizden emindim. Tanrı ne umduğumu biliyor ama içimden bir ses kötü
talih, bir tür hastalık ya da onun gibi bir şey vardı ve kendi kendine geçti diyordu. Yaşayan bir
evlat doğurabildiğine göre peşinden başkaları da gelecekti. Ama Mary'den sonra gebe kalması
bile iki yılını aldı. O da kızdı ve ölü doğdu."
Derin bir nefes aldım, bu tanıdık hikâyeyi dinlerken farkında olmadan nefesimi tutmuştum.
Babalan tarafından sıralanan bu bebeklerin feci hikâyesini dinlemek annelerinin tespih çekerek
ölen bebeklerinin ismini sayışını izlemek kadar iç parçalayıcıydı.
"Ama biliyordum," dedi Henry yastıklardan doğrulup bana doğru dönerken. Yüzünde artık
keder değil, alev saçan bir öfke vardı. "Gücümün yerinde, verimli olduğumu biliyordum. Kraliçe
son ölü bebeğinin doğum sancılarını çeBOLEYN KIZI ¦ 255
kerken Bessie Blount karnında benim oğlumu taşıyordu. Kraliçe bana ölü bebeklerden başka
bir şey vermezken Bes-sie'nin benden bir oğlu oldu. Neden böyle oldu ki? Neden böyle oldu?"
Başımı iki yana salladım. "Nereden bilebilirim, efendim? Tanrı böyle istemiş olmalı."
"Evet," dedi tatmin olmuş bir ifadeyle. "Kesinlikle evet. Haklısın, Mary. Olan bu. Başka bir şey
olamaz."
"Tanrı sizin için böyle bir şey nasıl diledi," dedim, kelimelerimi özenle seçip karanlıkta yüzünü
incelerken. Keşke Anne bana akıl verebilseydi diye geçirdim içimden. "Hıristiyan aleminin
bütün prensleri içinde en sevdiği siz olmalısınız."
Karanlıkta rengi kaçmış mavi gözleriyle dönüp bana baktı. "O zaman sebep ne olabilir?" diye
üsteledi.
Aniden benden ne söylememi beklediğini bulmaya çalışarak ağzı açık ayran budalası gibi ona
baktığımı fark ettim.
"Kraliçe olabilir mi?"
Beni başıyla onayladı. "Onunla olan evliliğim lanetliydi," dedi açık açık. "Öyle olmalı. Başından
beri lanetliydi."
Dilimin ucuna kadar gelen itiraz çığlıklarını son anda yuttum.
"Ağabeyimin karısıydı," dedi. "Onunla asla evlenmeme-liydim. Beni uyardılar ama genç ve
dikkafalıydım. Ağabeyimin ona asla sahip olmadığına yemin ettiğinde, ona inandım."
Kraliçenin ona yalan söylemeyeceği dilimin ucuna kadar geldi, sonra biz Boleynleri ve
hırslarımızı hatırlayarak dilimi tuttum.