Büyük salondan geçip kralın odalarının karanlık basamaklarında ilerlerken gevezeliğini
sürdürdü. İçeri girdiğimizde Kardinal Wolsey, Henry'yle oturuyordu ve George beni pencere
kenarına götürüp kralla en güvendiği danışmanı alçak sesle konuşmalarını bitirene dek
beklerken içe-bilmem için bir kadeh şarap getirdi.
"Büyük olasılıkla • mutfaktaki kaçakları tespit etmekle meşguller," diye fısıldadı George afacan
afacan.
Gülümsedim. Kardinalin saraydaki israfı önleme çabaları, ailem de aralarında olmak üzere tüm
geliri ve refahı saBOLEYN KIZI ¦ 251
rayın budalalık ve savurganlığına bağlı olan bu saraylılar için sürgit bir alay mevzusuydu.
Arkamızda, kardinal eğilip kralı selamladı ve kâğıtları toplaması için başıyla uşağına işaret etti.
George'a ve bana bir baş işareti gönderdi, George beni az önce onun oturduğu şöminenin
yanındaki koltuğa götürdü.
"Size iyi geceler diliyorum Majesteleri, Hanımefendi, Beyefendi," dedi ve odadan çıktı.
"Bizimle bir kadeh şarap içer misin, George?" diye sordu kral.
Yalvaran bakışlarla bir an için dönüp ağabeyime baktım.
"Teşekkür ederim, Majesteleri," dedi George ve krala, kendisine, bana şarap doldurdu. "Geç
saatlere dek çalışıyorsunuz, efendim."
Henry konuyu kapatmak istercesine elini savurdu. "Kardinal nasıldır bilirsin," dedi. "İşleri hiç
bitmiyor."
"Ne sıkıcı," dedi George çekinmeden.
Kral asaletine yakışmayan bir tavırla kıkırdadı. "Evet, ne sıkıcı," diye onayladı.
Saat on birde George'u gönderdi, gece yarısı yataktaydık. Beni şefkatle okşayıp dolgun
göğüslerime, yuvarlak karnıma övgüler yağdırdı. Bu kelimelerin hepsini aklıma yazdım.
Böylece annem bir kez daha yanıma gelip şişman ve sıkıcı olduğumu söylediğinde, kralın beni
böyle de sevdiğini iddia edebilirdim. Ama beni neşelendirmeye yetmiyordu. Bebeğimi benden
alıp götürdüklerinde, bir şekilde sanki benim de bir parçamı çalıp götürmüşlerdi. Beni
dinlemeyeceğini, ona üzüntümü belli etmeme bile izin veril252 ¦ Philippa Gregory
meyeceğini bile bile bu adamı sevmem olanaksızdı. O çocuklarımın babasıydı ama büyüyüp
miras oyununa katılacak yaşa gelene kadar ikisiyle de ilgilenmeyecekti. Senelerdir sevgilimdi
ama görevim buna rağmen beni tanımasına asla izin vermemekti. Üzerime abanıp içime
girdiğinde kendimi ismimi taşıyan o gemi kadar yapayalnız hissettim, koca denizde sanki tek
başıma kalmışım gibi.
Henry neredeyse işini bitirir bitirmez, yarı bedenini üzerimde bırakarak terli sakalını boynuma
gömüp ekşi nefesini yüzüme vura vura derin soluklarla uykuya daldı. Tepem-deki ağırlık ve
suratıma vuran soluğuyla çığlık çığlığa bağı-rabilirdim ama kımıldamadan öylece yattım. Ben
bir Bo-leyn'dim. Azıcık rahatsızlığa dayanamayacak bir hizmetçi parçası değil. Kımıldamadan
öylece yattım ve Hever Şato-su'nun hendeğine vuran ay ışığını düşünüp kendimi küçücük
odamdaki rahat yatağımda hayal ettim. Çocuklarımı dü-şünmemeye, Hever'daki yatağında
yatan minik Catheri-ne'imi, Windsor'daki karyolasında uyuyan Henry'yi gözümün önüne
getirmemeye özellikle itina ettim. Kralın yata-ğındayken gözyaşlarımın süzülme riskini göze
alamazdım. Ne zaman uyanırsa uyansın ona gülümseyen bir yüzle karşılık vermeye hazır
olmalıydım.
Beni şaşırtarak gece yarısı iki civarı ayaklandı. "Bir mum yak," dedi. "Uyuyamıyorum."
Yataktan kalktım ve ağırlığının altında yatmaktan vücu-dumdaki bütün kemiklerin ağrıdığını
fark ettim. Şöminenin odunlarını karıştırdım, sonra çıkan alevden mumu yaktım. Henry
doğrulup battaniyeleri çıplak omuzlarına sardı. Ben sabahlığımı giyip ateşin yanında oturdum
ve şimdi ne dilediğini duymak için beklemeye başladım.
BOLEYN KIZI »253
Dehşet içinde kralın hiç de mutlu görünmediğini fark ettim. "Neyiniz var, efendim?"
"Sence neden kraliçe bana bir oğlan veremedi?"
Konunun aniden buraya gelmesi beni öyle şaşırtmıştı ki, saraylıya yakışır biçimde hemen ve
anında bir cevap bulamadım. "Bilmem. Üzgünüm, efendim. Artık kraliçe için geç oldu."
"Onu ben de biliyorum," dedi çileden çıkar