Hever'ın güneşinde sıcacık, minik şatomda huzur içinde, evimin çatısı altında çocuklarımla öyle
mutluydum ki, saraya nasıl döneceğimi bilemiyordum. Ama ağustos sonunda babamdan
George'un hemen ertesi gün beni götürmek üzere geleceğini belirten kısa bir mektup aldım.
Akşam yemeği bir felaketti. Çocuklar onlardan ayrılacağım için bembeyaz kesilmiş, gözleri
çakmak çakmak olmuştu. İyi geceler dileyip onları öptüm, sonra Catherine'in yatağının başında
uyumasını bekledim. lipey zaman aldı. Catherine, uyursa gecenin geçeceğini ve sabah
uyandığında gitmiş olacağımı bildiğinden gözlerini kapatmamak için savaştıysa da bir saat
sonra o bile daha fazla uyanık kalamadı.
Hizmetkârlarıma elbiselerimi ve eşyalarımı toplayıp büyük arabaya yüklemelerini emrettim.
Uşağa babamın seveceği elma şarabından ve biradan, krala hoş bir hediye olacak elmalardan
ve diğer meyvelerden arabaya yerleştirmesini söyledim. Anne birkaç kitap istemişti, onları
almak için kütüphaneye çıktım. Biri Latinceydi ve doğru kitabı aldığımdan emin olmak için
başlıkları çözene kadar epey zaman geçti. Diğeri Fransızca yazılmış bir dinbilimi kitabıydı,
ikisini de dikkatlice mücevher kutumun yanına koydum. Sonra yatağa girip çocuklarımla
geçirdiğim yaz erkenden bölündüğü için bütün gözyaşlarımı yastığıma akıttım.
Atıma binmiş, arabalarım yüklü ve hazır halde George'un gelmesini bekliyordum ki, bir sıra
adamın patikadan
BOLEYN KIZI ¦ 491
köprüye doğru gelmekte olduğunu gördüm. O mesafeden bile gelenin George değil, o
olduğunu biliyordum.
"William Stafford," dedim gülümsemeden. "Ağabeyimin geleceğini sanıyordum."
"Sizi ben kazandım," dedi. Şapkasını başından çıkarıp kocaman bir gülümsemeyle eğildi.
"Onunla kart oyunu oynadık, sizi gelip buradan alma ve Windsor Kalesi'ne götürme hakkını ben
kazandım."
"Ağabeyim eminim pişman olmuştur," dedim kınayarak. "Ayrıca ben sıradan bir handa kumar
masasına konacak bir şey değilim."
"Hiç sıradan bir han değildi," dedi, gereksiz bir tahrik tonuyla. "Seni kaybettikten sonra çok
güzel bir mücevher ve hoş bir kızla bir dans kaybetti."
"Hemen yola çıkmak istiyorum," dedim kaba bir tavırla.
Önümde eğildi, sonra şapkasını başına yerleştirdi ve adamlarına geri dönmelerini işaret etti.
"Dün geceyi Edenb-ridge'de geçirdik, o yüzden yolculuk % için oldukça zindeyiz," dedi.
Atım onun atıyla kafa kafaya gitmeye başladı. "Neden buraya gelmediniz?"
"Burası çok soğuk," dedi lafı hiç uzatmadan.
"Nedenmiş o? Her geldiğinde en güzel odalardan birinde kalıyorsun!"
"Şatodan bahsetmiyorum. Şatonun hiçbir kusuru yok."
Durakladım. "Benden bahsediyorsun o zaman."
"Buz gibisin," diye onayladı. "Ve seni üzecek ne yaptığıma dair hiçbir fikrim yok. Bir gün
taşrada yaşamanın güzelliklerinden bahsediyorduk ertesi günü kar tanesine dönüştün."
"Ne demek istediğin hakkında en ufak bir fikrim yok."
"Bırrr," dedi ve atını mahmuzlayıp ilerledi.
492 ¦ Philippa Gregory
Bu cezalandırıcı temposunu öğlen vaktine dek sürdürdü, sonra atlılarına durmalarını emretti.
Beni kucaklayarak atımdan indirip nehir kenarındaki bir çimenliğe açılan çiti açtı. "Yanımızda
yiyecek getirdim," dedi. "Onlar yiyecekleri hazırlarken biraz yürüyüş yapalım."
"Yürüyemeyecek kadar yorgunum," dedim çaresizlik içinde.
"Gel otur o zaman," dedi. Bir ağaç gölgesine pelerinini serdi.
Daha fazla itiraz edemedim. Pelerininin üzerine oturup sırtımı tanıdık ağaç kabuğuna yasladım
ve pırıldayan nehre baktım. Hemen yanımızda birkaç ördek suya batıp çıkıyordu, ilerideki
sazların arasında kaçamak yapan bir çift orman tavuğu vardı. William birkaç dakika yanımdan
uzaklaştı, geri dönerken yanında iki alüminyum bira kupası getirdi. Kupalardan birini bana
uzatıp kendi kupasından koca bir yudum aldı.
"Şimdi," dedi, ciddi ciddi konuşmaya hazırlanan bir adamın tipik tavırlarıyla. "Şimdi Leydi
Carey, lütfen bana sizi gücendirecek ne yaptım, söyleyin."
Tam ağzımı açıp hiçbir şeye gücenmediğimi, zaten aramızda baştan beri hiçbir şey olmadığını,
dolayısıyla ortada kaybedecek bir şey bulunmadığını söylemek üzereydim.