“Kusura bakma beklettim,” diyerek fincanlardan birini önümdeki sehpaya
bırakmıştı ki, kendimi tutamayarak ona kötü bir bakış attım.
“Hay Allah, pardon Karen! Hep unutuyorum senin kahve kullanmadığını,” dedi
Ertuğrul Bey nezaketle. Ama yine de fincanı bana öylece bakar bir vaziyette sehpanın
üzerinde bıraktı.
Kahve ile aramızda geçen o baştan çıkartıcı flörtöz dakikalar boyunca, Ertuğrul
Bey’in özel olarak Brezilya’dan getirttiği kahve çekirdeklerinin kokusunu ve tadını ne
kadar özlediğimi fark etmek başımın dönmesine neden olmuştu adeta. İnsan sevdiği bir
şeyden uzak durmak için çabalarken ne kadar canı yanıyor, içinizde bileniniz var mı?
Kendimle ciddi anlamda mücadele ediyordum. Ancak sonunda kahvem öyle güzel
kokarken ve dumanı da yayıla yayıla havada dolanırken, tabii ki daha fazla karşı
koyamadım. Tatilde bol bol yüzmüştüm ve jimnastik yapmayı da hiç aksatmamıştım.
Koskoca bir ayda, bir fincan kahveden kime ne zarar gelebilir ki? diye kendimi avutup
kahveye resmen iki elle saldırdığım sırada, patronumun bıyık altından bana
gülümsediğini fark ettim.
Omuz silkerek, anın zevkini bozmamak için gözlerimi kapattım ve kahvemden
büyük bir yudum aldım mest olarak.
İşte, hayatımı kâbusa çeviren o uğursuz telefon da tam o sırada çaldı!
Eh bilseydim, kahveyi bırakıp ardıma bile bakmadan kaçardım.
Ertuğrul Bey her zamanki ağır ve otoriter sesiyle, “Evet efendim, buyurun,” dedi.
Sonra konuştuğu dili değiştirerek, İngilizce tekr