Patronum “Can Taker’ın güvenlik müdürü aradı,” dedi gülümseyerek. “ Türkiye’ye
geliyormuş."
“Ah, ne güzel…” derken kahvemi yudumladım. Nedense bu tepkim, Ertuğrul
Bey’in bana tuhaf tuhaf bakmasına neden oldu.
“Ne?” dedim elimdeki fincanı hafifçe sıçratarak yerine bırakırken.
“Yok, bir şey…”
Başını hafifçe salladı. “Aksiyon ve polisiye filmlerin en popüler ismi Bay Taker,”
dedi. “Annesi bir Türk ama aslen Amerikalı. Orada doğup büyümüş.”
Bakışlarını yüzüme dikti. “Gerçekten de tanımıyor musun? Çok ünlü biridir,” dedi
inanamayarak.
Gayet mağrur bir şekilde başımı salladım. "Hayır!"
Yüzünde bana uzaylıymışım gibi bakan bir ifade oluştu.
“Ne?" dedim sinirle kaşlarım yukarı kalkarken. "Adamı ben bile tanımadığıma
göre, o kadar da meşhur biri değilmiş demek ki! Öyle değil mi?”
Ertuğrul Bey, gülme ile homurdanma arası bir ses çıkartarak devam etti. “Adam
bir filmin çekimleri için uzun süreli olarak İstanbul’a yerleşiyormuş. Bu yüzden buralı
bir yakın koruma talep ediyorlar.”
“Kısa süreli görevler için mi?”
“Hayır. Sürekli olarak. Hatta anladığım kadarıyla, zaten devamlı bir koruması
varmış. Burada kaldığı süre boyunca çevreyi bilen ve deneyimli bir kişinin daha ona
eşlik etmesine karar vermişler. Özellikle de İngilizceyi çok iyi bilmek şartıyla!” dedi.
“O zaman Toprak bu iş için biçilmiş kaftan,” diye atladım hemen lafın üstüne.
Toprak’ın bir haftadır boşta olduğunu ve bundan da nefret ettiğini biliyordum.
Patronum da aynı şeyi düşünmüş olacak ki, beni başıyla onayladıktan sonra telefonunu
alarak, Toprak’ın kısa cep kodunu tuşladı ve onu buraya çağırdı.
Eğer Toprak’ı görmeseydim, İmirzalıoğlu için gördüğüm en karizmatik adam
diyebilirdim. Ama Toprak’ın yanında İmirzalıoğlu kötü bir kopya gibi kalabilir ancak.