BÖLÜM 1
TELEFON
Her şey bundan tam iki ay önce başladı. Bir film projesinde çalışmak üzere
Türkiye’ye gelen Türk asıllı Amerikan bir oyuncu için, çok acil ‘iyi derecede İngilizce
bilen bir bodyguard’ talebinde bulunuldu. İşlerin patlaması sayesinde bir anda elli kişiye
ulaşan kadromuzda, yabancı dil bilen sadece beş kişi bulunuyordu. Gerçi diğerleri de
eğitim programlarına alınmışlardı ama yine de çoğunluk henüz çat pattan öteye
gidememişti. İngilizceyi layıkıyla konuşabilen ve o anda boşta olan sadece ben ve Toprak
vardı.
Bu iş için ajansa telefon geldiğinde, yirmi günlük tatil iznimden yeni dönmüş,
patronumuzun odasında onun gelmesini bekliyordum. Babamdan iyi olmasın, çok
sevdiğim patronum Ertuğrul Bey, elinde iki bardak kahveyle odaya girdi.
Ah, söylemeyi unuttum! Atatürk ile tanışmak ister miydiniz? Ya da en azından
yüzünü görmeyi? O zaman bizim ajansa gelmelisiniz, çünkü Ertuğrul Bey görsel olarak
bire bir Atatürk’ün kopyasıdır. Doğru söylüyorum! Onunla ilk tanıştığım zaman, ağzım
açık ve nefesim tutuk bir halde öylece kalakalmıştım. Aynı gözler, aynı elmacık kemikleri
ve kaşlar ve en az onun kadar mağrur bir ses tonu.
Yanında olmak ve yüzüne bakmak hâlâ beni çok etkiler…
Neyse, bakın yine konuyu dağıttım! Patronum elinde iki fincan kahveyle ve tabii
ki o enfes kahvenin kokusuyla odaya geldi. Kokuya aldanmamak için nefesimi tuttum.