Şöyle söyleyeyim; Jennifer Lopez’in sıkı kalçaları ve sempatikliğini alın, yeşil
gözü, buğday teni, bir yetmiş boyu ve koyu kumral dalgalı saçları da ekleyin ve işte o
resimdeki kız benim!
Sert, inatçı ama egzotik Karen…
Dediğim gibi, kendimi çok güzel bulmasam da, kalçalarım ve bacaklarım benim
için önemlidir. Spor yaptığım için iyi durumda olan formumu korumak ve baş düşmanım
olan ‘selülit’lerden kurtulmak için, çoğu meslektaşımın da benim gibi âşık olduğu
kahveden bile uzak duruyorum. Her ne kadar uzmanlar bunun aksini söylese de,
kendimden biliyorum; kahve selülit yapıyor. Dış görünüşüme ne kadar önem verdiğimi
tahmin etmişsinizdir artık!
Ama eskiler ne demiş; BÜYÜK LOKMA YE ama BÜYÜK SÖZ SÖYLEME! Çünkü
hayatımın bu son bir ayı boyunca alkolikler gibi elimden kahveyi düşüremiyorum.
‘Kahvekolik’ olduğumu sanabilirsiniz bu söylediğimden sonra, ama değil! Bu tamamen,
benim trajikomik hayatımın bende yarattığı çalkantılardan kaynaklanıyor. Uyumak
istemiyorum, çünkü kâbusla karışık saçma sapan rüyalar peşimi bırakmıyor. Gevşemek
ya da dinlenmek istemiyorum, çünkü kâbustan da beter bir tehlikenin sürekli ensemde
olduğu gerçeği, gafil avlanmaktan korkmama neden oluyor. Ve en önemlisi, şu sıralar ne
kalçalarımın, ne de bacaklarımın beğenilmesini istiyorum, çünkü en azından bu
endişenin beni iki adamdan birinin karşısında hislerime yenik düşüp soyunmaktan
alıkoyabilecek tek gerçek olduğunu biliyorum.
Ben neden mi bahsediyorum? Ah öyle ya, size asıl hikâyeyi anlatmadım. Ne kadar
da dalgın ve düşük çeneli oldum bu sıralar. Hep kafam karışık çünkü… Belki de bu kadar
uykusuz kalmamalıydım. Acaba annemi arayıp iyi olduğumu söylesem mi?
Ah, tamam tamam, şikâyet etmeyin!
İşte anlatmaya başlıyorum…