Ta ki Ertuğrul Bey benim yerime bu saçma girişimlere bir son verene kadar.
“Toprak, seninle görüşmek istemiyor. Vazgeç istersen, kızım,” dediğinde, havası
boşalan bir balona döndüm adeta. Nabzım kulaklarımı dövdü ve kalbimde yaşama
hevesine dair ne varsa, bütün atışlar hızla tükendi.
Bu, ben Toprak’ın özrümü kabul etmemesinden korkarken, aslında onun
varlığımı bile kabul etmediğini gösteriyordu. Saatlerdir ancak bir su damlası kadar
toplayabildiğim bütün umut, o an tamamen bitip yok oldu.
Artık güçlü rolü oynamaya gerek yoktu. Musluklarımın vanalarını açmak için en
doğru zamanı bulmuştum nihayet. Hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
Bir kolumda Melis, diğer kolumda Ertuğrul Bey, beni hastanenin kafeteryasına
doğru sürüklerlerken bir yandan salya sümük ağlıyor, bir yandan da söyleniyordum.
“Beni görmek bile istemiyormuş, Melis, duydun mu?
Ben onun yirmi yıllık
arkadaşıyım ve o bunu bile hiçe sayıyor, gördün mü? Ertuğrul Bey, söylesenize nasıl
yapar bunu?”
Toprak bütün bu söylediklerimi belki duymuştu, belki duymamıştı… Artık ne
düşündüğünü bile umursamıyordum, çünkü gerçekten de çok kırılmıştım. Bu, Toprak’ın
hayatım boyunca bana yaptığı ilk kırıcı davranıştı ve anlaşılan o ki, ben de artık
Toprak’ın hayatın