Melis beni bulup yanıma gelene dek, ne kadar süre o halde dikilip, boşalan
koridora baktığımı bilmiyorum. Melis “Hadi Karen, gidelim,” deyip kolumdan çekerek,
beni üst kata çıkan asansöre yönelttiğinde, içimdeki tereddüt ve kaygı yüzünden
bacaklarım bana ihanet etti. Arkadaşımdan fırsat bulup, dönüp kaçmak istedim.
Toprak’ın yüzüne nasıl bakacaktım?
Olan onca şeyden sonra, özrümü kabul etse bile, artık benim arkadaşım olmayı
istemeyebilirdi! En çok da bu ihtimal yüzünden tırsıyordum. İşi cesaret olan birisi için,
acınacak haldeydim.
Ama bana o an ‘birden fazla eli silahlı adamla baş et’ deseydiniz, bunu
yapabilirdim. Ya da yüksek bir binadan karşıdakine atla deseydiniz, atlayabilirdim! Ya
da... Off, ne bileyim! Elime bir mermili tabanca verip Rus ruleti oyna deseydiniz, o bile vız
gelirdi.
Ama Toprak’ın karşısına geçip özür diledikten sonra, beni affetmeyeceğini duyma
ihtimaliyle baş etmek…
İşte bu iş için cesaret toplamak, gerçekten de çok zordu. Ama sonunda başardım.
Odasının kapısına varıp, uzun bir süre kendimle mücadele ettikten sonra kapıyı çaldım.
Kapıyı açan Nadir Amca benim girmeme fırsat vermeden dışarı çıktı ve kapıyı
ardından çekti.
“İçeri girebilir miyim?” diye sordum.
Adamcağız mahcup bir yüz ifadesiyle, “Doktor izin vermiyor. Şimdi görmesen
belki daha iyi olur. Zaten bizimle de pek konuşmak istemedi,” gibi bir şeyler geveledi.
Ama geçen yarım saatlik sürede, nedense bu yasak benim dışımdaki hiçbir
ziyaretçiye uygulanmadı.
Aslında sebebini biliyordum ama bunu kendime itiraf etmeye bir türlü
yanaşmadım. Her defasında içeriye girmek için hamleler yapmaya devam ettim. Ama ya
dışarıdan ya da içeridekilerden birisinin ablukasıyla karşılaştım. İnsanların artık bana
acıyarak baktığını görüyordum. Ancak başımı dik tuttum ve yenilgiyi kabul etmedim.
Boğazıma takılan o gerçeği yutmayı ısrarla reddettim.