Ertuğrul Bey başını sallarken gülümsedi ve bana dönerek “Ama eğer Karen işi
almazsa, bu işe veda edeceğiz gibi görünüyor. Çünkü İngilizcesi iyi olan başka elemanım
yok, biliyorsun,” dedi endişeyle.
Ama ben sadece boş boş baktım. Bu haldeyken nasıl iş düşünebilirdim ki? Ayrıca
Toprak bu işi çok istemişti ve şimdi, o benim yüzümden acılar içinde yatarken, nasıl
gidip bir akbaba gibi işinin üstüne oturacaktım.
Ertuğrul Bey, sanki düşüncelerimi okumuş gibi araya girdi.
“Bak, kızım. Detaylarını her ne kadar bilmesem de, Toprak’ın başına gelenlerin
senin suçun olmadığını biliyorum. O oğlanın bir yerde patlayacağı belliydi.”.
İç çekerken hayretle gözlerimi açtım. “Siz de mi biliyordunuz yani?”
Anlayışla başını salladı ve elimi avuçlarının içine aldı. “İkinizin de zor bir
dönemden geçtiğinizi biliyorum, ama bunu yaşantının belli bir parçasında tutmak
zorundasın kızım,” dedi. “Özel hayatını iş hayatından ayıramazsan, bu hem senin için,
hem de sevdiklerin için tamiri olmayan sonuçlar doğurur. Ayrıca, ruhuna ve beynine
nefes alacak bir alan ver. Bırak iş sana bir parça da olsa nefes aldırsın. Emin ol, böylesi
daha sağlıklı düşünüp, daha sağlıklı kararlar almanı sağlayacak.”
Eh! Atatürk’e benzeyen bu adamın söylediklerinden etkilenmemem nasıl
mümkün olabilirdi?
Üstelik de haklıydı.
“Bilmem ki?” dedim aslında çoktan verdiğim bir kararı ertelerken.
“Bilecek bir şey yok; bu iş senin için uygun ve sen de iş için uygunsun. Bu
durumda…” İçinde adres ve isim yazan küçük bir not kâğıdını uzattı. “İş, artık senin,”
dedi.