“Karen, iyi geceler. Uyuyor muydun?”
“Hayır efendim. Kötü bir şey mi oldu yoksa?”
“Kızım, telaş etme ama biz Toprak’la birlikte hastanedeyiz şuan. Toprak, içkili
araba kullanırken kaza yapmış, ama önemli bir şeyi yok! Birkaç dikiş falan attılar
sadece.”
Boğazımdan ufak bir inleme çıkmıştı, sırtımı duvara verip aşağıya çökerken.
Oturduğum yerden, Ertuğrul Bey’in nerede olduklarına dair söylediklerini dinledim.
“Hemen geliyoruz,” diyerek telefonu kapatıp, Melis’le birlikte arabaya koştum. Yol
boyunca Toprak’ın iyi olması için bildiğim bütün duaları ettim. Ona bir şey olursa buna
dayanamazdım.
****
Toprak’ın bütün ailesi ameliyathanenin önündeydi. Annesi Dilber Teyze, beni
görünce hıçkırarak boynuma atıldı ve omzumda ağlamaya başladı. Babasına benzemiş
olan Toprak’tan çok farklıydı. Minyon tipli, ışıltılı sarılıkta saçları ve mavi gözleriyle
hayatımda gördüğüm en güzel kadındı. Annemin de en yakın arkadaşıydı.
Arkadaşlıklarının lise yıllarında başladığını söylerlerdi hep. Evlendikten sonra da,
görüşmeyi bırakmayarak birbirlerinin sırdaşı olmuşlardı adeta.
“Onu kaybediyorduk, Karen! Zaten bir canım gitti, Toprak’ı da kaybediyordum az
daha!” dedi Dilber Teyze. Omzuma gömülmüş başı yüzünden sesi boğuk çıkıyordu. O
yüzden ‘bir canım gitti zaten’ derken ne demek istediğini anlamasam da üstelemedim.
Takılı kaldığım tek söz, ‘Toprak’ı kaybediyorduk’ olmuştu çünkü. Bu gerçek, en az onun
kadar bende de sarsıcı bir etki bıraktı. Onunla birlikte hıçkırıklara boğulmamak için
kendimi zor tuttum ve orta yaşlı kadını omuzlarından tutarak, yavaşça dibimizdeki
koltuğa oturttum.
“O şimdi iyi ama, değil mi?” diye sordum titreyen ve endişe dolu bir sesle.
“Otoban çıkışında refüje çok hızlı girmiş. Emniyet kemeri takılıymış ama hızla
giderken direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş. Aracı yolun karşısındaki bariyerlere
vurana kadar iki tur takla atmış. Araba pert olmuş ama Allah’tan Toprak’a bir şey
olmamış,” dedi.