cir ağacına yaslanıyorum. Göğsüm inip kalkıyor, boğazım
yanıyor ve gözyaşlarımı bırakıveriyorum. Bir süreliğine
tek yaptığım bu; hıçkırıp ağlamak ve serin orman havasını
soluyarak çığlık atma isteğime karşı direnmek. Kendimi
toplamak zorundayım. Ben bundan daha güçlüyüm.
Ben doğrulurken solumda bir şey hareket ediyor. Bir
kıpırtı. Elimin tersiyle yanaklarımı silerken başımı çevirip
sıkı ağaçlıkların içine doğru dikkatlice bakıyorum. Ağaç
gövdelerinin arasında gümüş gibi parıldayan bir örümcek
ağı var sadece. Başka bir şey değil. Gözümün kenarında bir
kıpırtı daha. Gözlerim onu takip edene kadar çoktan yok
oluyor. Nefesimi tutup bekliyorum. İşte orada. Bir gölge,
ben gözümü kırpıncaya kadar yok oluyor yine. Küçük bir
ağaç kangurusu olamaz. Fazla uzun.
‘‘Hey,’’ diye sesleniyorum; ağlamaktan sesim hâlâ boğuk. Burada gerçekten biri varsa, bu kadar zavallı görünmemeliyim. ‘Oyun oynamayı bırak.’’
Artık sessizlik doğal değil. Dalgaları ya da rüzgârı duyamıyorum. İkindi aydınlığı hızla soluyor.
‘‘Lanet olsun.’’ Sesimi sertleştirip ciddileştiriyor ve