eğreltiotları ve örümcek ağları çarpıyor. Otuz metre. Bir
asma yüzüme çarpıyor. Nabzım kulaklarımda atıyor ve ciğerlerim yanıyor. On metre. Neredeyse geldim. Arkamdan
ayak seslerini duymaya çabalıyorum ama şimdi rüzgârın
sesi her şeyi boğuyor.
Ağaçlıklardan dışarı fırlıyorum.
Sörfçüler nerede? Sakat bacağımdaki ağrıyı duymazdan
gelerek plaj yoluna giriyorum. Kumlara basınca ayaklarım
batıyor ama devam ediyorum. Suya giden yolu yarılamışken bacaklarım sonunda çözülüyor. Nefesim düzensizleşiyor ve göğsüm patlamak üzere. Dizlerime çöküp arkama
bakıyorum.
Yağmur ormanından sonra kimse peşimden gelmemiş.
‘‘Merhaba, canım.’’ Başımı kaldırınca Williamsonların
şehre doğru geri döndüklerini görüyorum.
‘‘İyi misin, canım?’’ Bayan Williamson rüzgârda sesini
duyurabilmek için bağırmak zorunda kalıyor. Hasır şapkası romatizmalı parmaklarının arasına sıkıştırılmış.
Elimi kaldırıyorum. Hâlâ konuşamıyorum. Başparmağımla iyi olduğumu işaret ediyorum ve ikisi de gülümseyerek bu tuhaf davranışımı muhtemelen yeni bir spor
çılgınlığına veriyorlar. Hayatın pahasına koş ve kumların
üstüne düş egzersizi.
Gözlerimi ağaçlardan ayırmadan dizlerimin üstünde
duruyorum. Güneş gökyüzünde alçaldıkça bir palmiyenin
sivri gölgesi kumların üzerinde uzuyor.
Ormandan kimse çıkmıyor. Kendimi aptal gibi hissediyorum.
Keşke tüm hissettiğim bu olsa.
10