benim de kıçımı kaldırmamı sağladı. Bir süre birlikte koştuk ama ben ilk bir ay kadar fazla yavaştım. O buna aldırmamakta kararlıydı; zaten aldırsa bile bana söylemezdi.
Ben de onun yerine karar vererek öğleden sonraları koşmaya başladım. Yalnızlıktan hoşlanıyormuşum meğer.
Yağmur ormanında, kumsalda esen sert rüzgârdan neredeyse eser yok. Burası daha serin ve sessiz. Benden uzun
eğreltiotları yolun kenarlarını dolduruyor ve onlara fazla
yaklaştığımda yaprakları kollarıma sürtüyor. Üzerimde
uzanan incir ağaçlarının dalları öyle sık ki neredeyse göğü
kapatıyorlar.
Ayaklarımın sıkı toprakta çıkardığı sese odaklanıyorum. Önümde, karanlık ormanın zeminine yakın bir yerde
çırpan kelebek kanatları, yanıp sönen bir elektrik mavisi
ışık gibi görünüyor.
Pandanus Beach otoyoldan epey uzakta, okyanus kıyısında, etrafı dağlar ve yağmur ormanıyla çevrelenmiş gizli
saklı bir yer. Bu yemyeşil, korunaklı patikada koşabilmek
hâlâ burada olmamın nedenlerinden biri.
Dokuz ay önce on sekizinci doğum günümden kısa bir
süre sonra bir grup rastalı sörfçüyle beraber Greyhound
otobüsünden inmiştim. Planım burada birkaç hafta takılıp sonra da ayrılmaktı. Fark edilmeyeceğim, doğru bir yer
bulmak biraz zaman aldı. Neredeyse her yer bana Jude’u
hatırlatıyordu.
Jude burayı severdi. Plajı ve kaliteli bir barı olduğu sürece her yere giderdi o. İki haftada Pan Beach’i avcunun içi
gibi sahiplenirdi.
Acı, göğsüme öyle bir vuruyor ki bacaklarım birbirine
dolanıyor. Tökezliyor, zar zor ayakta kalmayı başarıyorum.
Nefesimi düzeltmeye çalışıyorum. Ama benim sorunum
oksijen azlığı değil; üzerimdeki ağırlık. Zalim, ezici ağırlık.
Gövdesi kurumuş yosunlarla pütür pütür olmuş bir in8