Test Drive | Page 8

benim de kıçımı kaldırmamı sağladı. Bir süre birlikte koştuk ama ben ilk bir ay kadar fazla yavaştım. O buna aldırmamakta kararlıydı; zaten aldırsa bile bana söylemezdi. Ben de onun yerine karar vererek öğleden sonraları koşmaya başladım. Yalnızlıktan hoşlanıyormuşum meğer. Yağmur ormanında, kumsalda esen sert rüzgârdan neredeyse eser yok. Burası daha serin ve sessiz. Benden uzun eğreltiotları yolun kenarlarını dolduruyor ve onlara fazla yaklaştığımda yaprakları kollarıma sürtüyor. Üzerimde uzanan incir ağaçlarının dalları öyle sık ki neredeyse göğü kapatıyorlar. Ayaklarımın sıkı toprakta çıkardığı sese odaklanıyorum. Önümde, karanlık ormanın zeminine yakın bir yerde çırpan kelebek kanatları, yanıp sönen bir elektrik mavisi ışık gibi görünüyor. Pandanus Beach otoyoldan epey uzakta, okyanus kıyısında, etrafı dağlar ve yağmur ormanıyla çevrelenmiş gizli saklı bir yer. Bu yemyeşil, korunaklı patikada koşabilmek hâlâ burada olmamın nedenlerinden biri. Dokuz ay önce on sekizinci doğum günümden kısa bir süre sonra bir grup rastalı sörfçüyle beraber Greyhound otobüsünden inmiştim. Planım burada birkaç hafta takılıp sonra da ayrılmaktı. Fark edilmeyeceğim, doğru bir yer bulmak biraz zaman aldı. Neredeyse her yer bana Jude’u hatırlatıyordu. Jude burayı severdi. Plajı ve kaliteli bir barı olduğu sürece her yere giderdi o. İki haftada Pan Beach’i avcunun içi gibi sahiplenirdi. Acı, göğsüme öyle bir vuruyor ki bacaklarım birbirine dolanıyor. Tökezliyor, zar zor ayakta kalmayı başarıyorum. Nefesimi düzeltmeye çalışıyorum. Ama benim sorunum oksijen azlığı değil; üzerimdeki ağırlık. Zalim, ezici ağırlık. Gövdesi kurumuş yosunlarla pütür pütür olmuş bir in8