Ezbere yaşamakların insanıydım. Tek notası olan bir çalgı gibi ahenksiz, tek yaprağı kalmış
bir papatya kadar ‘ seviyor- sevmiyor’ a işlevsiz… Evini sırtında taşıyan salyangozun yükü
görünürde bir şey taşımayan benden hafifti. Kuvvetlice omzuma bastırılsa fiziken acı
içinde eğrilip büğrülürdüm. Dünya tüm kuvvetiyle ağır bir halterken ben kendini Naim
Süleymanoğlu sanan fakat dünyaya dokunduğu an “ yandım ya rabbi” diye sitem eden bir
şeydim. Şey dedim aslında karınca demek geçmişti dilimden ama karıncalar güçlüdür ve
mübarektir. Düşünürken bile üslup kaygısı güdüyordum. Ezbere yürümeyi öğrendiğim gibi
ezbere düşünmekleri de öğrenmeliyim.
Bir salyangoz kadar ağırdan alınmayacak ne vardı ki hayatta? Parmaklarımı tümden
toprağa geçirsem kaldırdığımda tırnaklarımın arasında ezilen kumdan başka ne kalıyordu
elimde? Her şey Allah’ın bana ayırdığı kadardı ama ben yine de tırmalıyordum. Muhabbet
kalbim kadar, mal-mülk rızkım kadar, hayatsa ecelim kadar.. Bunları düşünürken
çözemediğim bir denklemde ‘’ heh ‘’ demenin aydınlığını yaşadım. Bir an kuş kadar
hafifledi gönül yüküm. Derin bir nefesi yudumladım. Terleyen, yumruk ettiğim ellerimi
ezan çiçekleri gibi açtım. Rüzgara benzeyen bir şeyle ferahladım. Kaburgalarımı çatlatana
kadar nefes doldurmak istedim ciğerlerime. Bütünüyle Allah’a ait olmanın huzuruyla
kuşandım. Belimi büken yük aslında kendi cesedimdi. Baktım ve gülümsedim sanki
hayata.Birden yürürken duymadığım kuşları duymaya başladım. Fena değildi belki de
yaşamak. Sevdiğim her şeyi kalbimde yayılan bir heyecanla daha çok sevdim. Çok da zor
olmasa gerekti dağların taşıyamadığı bir yükü yüklenmek. Kaldıramayacak olsak
verilmezdi. Allah zalimlikten münezzehtir. Sonra bir şey oldu: Yenildim. Az önce sadrımı
genişleten berrak hava, egzozu öksüren yaşlı bir araba gibi duman atıyordu içime. Hep
böyle olurdu. Kedime sözler verir içimden marşlar söyler sonra savaşmadan yenilirdim.
Hiç harbe girmeden harabe olan cesur konuşan bir korkaktım. İçten içe salyangoza
imreniyordum.Utanmasam salyangoz olabilmek için dua ederdim. Utandım. Koşarak
gittiğim yerden yine koşarak ve ezbere döndüm. İnsan ayrıca bir de buydu: Nasıl gittiyse
öyle dönen.. Salyangozu gördüğüm yere yaklaştıkça içime bir endişe düştü. Sıkıştıkça
sıkıştı kalbim. “Ya ezildiyse?” Acaba onu gördüğümde kenara mı koymalıydım. Ezildiyse
kabahatim var mıydı? Nereye gittiğini de bilmiyordum. Bir salyangoz olsam nereye
giderdim düşündüm. Galiba bir yere gitmez kabuğuma çekilir öylece vaktimin dolmasını
beklerdim. Keşke insanın da çekilebileceği bir kabuğu olsaydı. Yürüdüm vardım ki
salyangoz bıraktığım yerde… Bir yanım sağ kalmasına sevinirken diğer yanım hayret
içindeydi. Çabalıyor hareket ediyordu ama görünürde aldığı bir yol yoktu. Yoldaydı ama
yürümüyordu. Yüzü istikametine dönük, azimle ufalanıyordu yolunda. Geçtiği yerlerde
bıraktığı ıslaklık kendisiydi.
Sonra bir şey oldu:
Ayaklarım varken ayaksız bir salyangoza yenildim.
46