Temmuz 2019 temmuz2019 | Page 46

Ezbere yaşamakların insanıydım. Tek notası olan bir çalgı gibi ahenksiz, tek yaprağı kalmış bir papatya kadar ‘ seviyor- sevmiyor’ a işlevsiz… Evini sırtında taşıyan salyangozun yükü görünürde bir şey taşımayan benden hafifti. Kuvvetlice omzuma bastırılsa fiziken acı içinde eğrilip büğrülürdüm. Dünya tüm kuvvetiyle ağır bir halterken ben kendini Naim Süleymanoğlu sanan fakat dünyaya dokunduğu an “ yandım ya rabbi” diye sitem eden bir şeydim. Şey dedim aslında karınca demek geçmişti dilimden ama karıncalar güçlüdür ve mübarektir. Düşünürken bile üslup kaygısı güdüyordum. Ezbere yürümeyi öğrendiğim gibi ezbere düşünmekleri de öğrenmeliyim. Bir salyangoz kadar ağırdan alınmayacak ne vardı ki hayatta? Parmaklarımı tümden toprağa geçirsem kaldırdığımda tırnaklarımın arasında ezilen kumdan başka ne kalıyordu elimde? Her şey Allah’ın bana ayırdığı kadardı ama ben yine de tırmalıyordum. Muhabbet kalbim kadar, mal-mülk rızkım kadar, hayatsa ecelim kadar.. Bunları düşünürken çözemediğim bir denklemde ‘’ heh ‘’ demenin aydınlığını yaşadım. Bir an kuş kadar hafifledi gönül yüküm. Derin bir nefesi yudumladım. Terleyen, yumruk ettiğim ellerimi ezan çiçekleri gibi açtım. Rüzgara benzeyen bir şeyle ferahladım. Kaburgalarımı çatlatana kadar nefes doldurmak istedim ciğerlerime. Bütünüyle Allah’a ait olmanın huzuruyla kuşandım. Belimi büken yük aslında kendi cesedimdi. Baktım ve gülümsedim sanki hayata.Birden yürürken duymadığım kuşları duymaya başladım. Fena değildi belki de yaşamak. Sevdiğim her şeyi kalbimde yayılan bir heyecanla daha çok sevdim. Çok da zor olmasa gerekti dağların taşıyamadığı bir yükü yüklenmek. Kaldıramayacak olsak verilmezdi. Allah zalimlikten münezzehtir. Sonra bir şey oldu: Yenildim. Az önce sadrımı genişleten berrak hava, egzozu öksüren yaşlı bir araba gibi duman atıyordu içime. Hep böyle olurdu. Kedime sözler verir içimden marşlar söyler sonra savaşmadan yenilirdim. Hiç harbe girmeden harabe olan cesur konuşan bir korkaktım. İçten içe salyangoza imreniyordum.Utanmasam salyangoz olabilmek için dua ederdim. Utandım. Koşarak gittiğim yerden yine koşarak ve ezbere döndüm. İnsan ayrıca bir de buydu: Nasıl gittiyse öyle dönen.. Salyangozu gördüğüm yere yaklaştıkça içime bir endişe düştü. Sıkıştıkça sıkıştı kalbim. “Ya ezildiyse?” Acaba onu gördüğümde kenara mı koymalıydım. Ezildiyse kabahatim var mıydı? Nereye gittiğini de bilmiyordum. Bir salyangoz olsam nereye giderdim düşündüm. Galiba bir yere gitmez kabuğuma çekilir öylece vaktimin dolmasını beklerdim. Keşke insanın da çekilebileceği bir kabuğu olsaydı. Yürüdüm vardım ki salyangoz bıraktığım yerde… Bir yanım sağ kalmasına sevinirken diğer yanım hayret içindeydi. Çabalıyor hareket ediyordu ama görünürde aldığı bir yol yoktu. Yoldaydı ama yürümüyordu. Yüzü istikametine dönük, azimle ufalanıyordu yolunda. Geçtiği yerlerde bıraktığı ıslaklık kendisiydi. Sonra bir şey oldu: Ayaklarım varken ayaksız bir salyangoza yenildim. 46