Bu defa farklı, köyde de insanlık kalmamış, hayat belirtisi yok be…
Tam sessizce kapıyı çekip çıkacaktım ki, köyün delisi Raşit’in sesi geldi, “O Naif kardeş
gelmiş”… Bir anda kahvede oturanlar başlarını kaldırıp, bana baktılar ve hep bir ağızdan
“hoş geldin” deyip, yine başlarını önlerine eğdiler. İşte o arada herkesin elinde birer cep
telefonu olduğunu gördüm, sadece bir an için olsa da gördüm.
Beni görmemelerinin ya da görmezden gelmelerinin cep telefonuyla alakası olacağını
sanmıyordum. Baba dostu hepsi, onlara karşı saygıda kusur etmem, onlar da sevgilerini
bugüne dek benden esirgemediler. Çok zorluk gördük, çok zorluk çektiler. En kötü
günümüzde bir birimize destek olduk. Paranın lafı edilmezdi aramızda, zaten para yoktu
hiç birimizde. Bütün köylü gündüzleri tarlada, akşamlar kahvede, geceleri evde zaman
geçirirdi. Hasat zamanına kadar çalışır, çabalar, hasat zamanında da sefasını sürerlerdi.
Yani öyle sefa sürecek kadar bir gelirleri olmazdı ama en azından kimseye muhtaç
olmazlardı, en önemlisi de buydu.
Mehmet amca, köyün en yaşlısıydı. Onun öğüt niteliğindeki her sözü benim için kulağa
küpe yapılacak cinstendi. “Ne kadar kazandığınızın önemi yok” derdi Mehmet amca,
“Nasıl kazandığınız ve nerede harcadığınız çok daha önemli” diyerek, kazanmanın değil,
kazanç şekline ve harcama yerine dikkat edilmesini öğütlerdi. Mehmet amca, 80
yaşlarındaydı. Nasırlaşmış elleri gibi nasırlıydı yüzü. Güneşin altında geçen bir ömür,
kararan yüz, nasırlaşan el, bükülen bel, derinleşen çizgiler, “neler yaşadığının” dışarı
vurumuydu, içini de Allah biliyordu… “Toprak, Allah’ın bize en büyük armağanıdır” derdi
Mehmet Amca, “Toprağa ne verirsen, sana birkaç mislini geri verir. Aynı toprağa ne
tohumu atarsan, o yetişir. Aynı yerde domates yetişir, biber yetişir, arpa yetişir, buğday
yetişir. İstersen gül yetiştir, istersen kavun, istersen karpuz. Aynı toprak, aynı güneş,
aynı hava, aynı su ama ayrı ürün. Bu Allah’ın insanlara en büyük lütfudur, bunun
kıymetini bilmek gerek” diye köylüye öğüt verirdi. Can kulağıyla dinlerdi köylüler ama
kahvede Mehmet amca da yoktu, öğüt verende yoktu, sohbet eden de yoktu, bir birini
çekiştiren de yoktu. Siyaset konuşan hiç yoktu, ülkenin ahvali üzerine iki kelam eden de
yoktu. Gözünü hırs bürümüştü bütün köylünün. Mal ne kadar da şirinmiş diye geçirdim
içimden. Beni orada durduracak bir şey kalmamıştı. Deli Raşit’in seslenmesi üzerine
gülümsedim, beni buyur etti, akıllıların davet edeceği yoktu, delinin davetine icabet
etmek kaldı. Raşit’in yanına oturdum, çaycı Cemal bir bardak çayı uzattı bana, elimi sıktı,
sarıldı, kucaklaştı. Koca kahvede sadece iki kişiden sıcaklık görmüştüm. Biri deli, biri de
çaycı. Cemal gidince sohbet edecek tek kişi, köyün delisiydi. Deliyle de sohbet edilmezdi
ama anlaşacağımız bir şekli olmalı dedim. Elimle bütün köylüyü göstererek Raşit’e, “Yahu
ne olmuş bunlara” diye mırıldandım. Raşit, “Oooo, senin haberin yok, ben akıllandım,
geri kalan herkes delirdi” dedi, güldü. Ben de güldüm. Kimin deli, kimin akıllı, kimin veli
olduğunu kim bilirdi ki…
41