Çoğu elini eteğini dünyadan çekmiş, ununu eleyip, eleğini sıvası dökülen duvara savmıştı.
Kimi üç kuruş emekli maaşıyla geçinir, kimi hasat mevsimine kurardı hayallerini.
Bayramlarda, seyranlarda, bir de bazen cenazelerde uğrardık köye. Ramazan bayramını
fırsat bilerek, geldik köye. Eş, dost, akraba derken, soluğu kahvede aldım.
Köyün kahvesi, siyasetin kalbi gibidir.
İktidarın yaptıklarını da, yapmadıklarını da kahvede öğrenebilirsiniz. Yine kahvede
muhalefetin yapamayacağı vaatleri, fırsat verseler neler yapabileceklerini de öğrenirsiniz.
Hayata dair her şey bu kahvededir.
Çaycı Cemal’in çayını yudumlayan köy ahalisi, çayın içine karıştırılan ‘siyaset tozu’nun da
etkisiyle televizyonda yapılan açık oturumlara taş çıkartan atışmalar yaparlardı.
Kahvenin yarısı sağcıydı, yarısı solcu, arada kalanlar da orta yolcuydu. Kimi onu tutar, kimi
bunu atardı. Ama asla birbirlerine hakaret etmezdi. Kızdırmanın dozunu birazcık
arttırırlardı, hepsi bu. Köyün delisi de tartışmaya katılır, arada en akıllı laflar onun dilinden
dökülürdü. Çok hoşuma giderdi köy kahvesindeki muhabbet. Ama bu defa hiç kimse
siyasetten bahsetmiyordu. Hasan amcanın “Ah Kaan ahhh” şikâyeti olmazsa köyün
tamamı halinden memnun gibiydi. Hatta hiç olmadığı kadar memnunlardı. Tarlayı
biçiyorlardı, ekiyorlardı, yeni ahırlar yapıyor, yeni evler inşa ediyorlardı. Gerçi henüz
köyde yeni yapı görmedim ama demek ki köye yeni yerleşim alanı yapılmıştı.
Sonra bütün köylü yeni atlar alıyor, yeni koyunlar, yeni inekler, yeni keçiler. Bütün
bunların yanında kedi, köpek de beslemeye başlıyorlardı. Eskiden “boğazımızı
doyuramıyoruz be evladım” diyen büyüklerim, şimdi ne boğazlara bakıyorlardı.
Yeni bir kâhya almıştı Ali amca, çiftliğinin çitlerini örmüş, üç tane yeni hayvan barınağı
yapmıştı.
Bütün bunları kapının hemen önünde gözlemlemiştim. Kahvedekilerin hiçbirisi geldiğimin
farkına varmadı. Belki de farkına vardı da “gözden uzak olan, gönülden de ırak olur” diye
düşünmüş olmalılar ki, beni “dost” defterinden silmişler ya da bana öyle geldi.
Bana mı öyle geldi, o an için tam karar veremdim ama bozuldum. Belki de çok bozuldum.
Eskiden köye her geldiğimde, “Ooooo Naif bey oğlumuz gelmiş” diye kahvedeki amcalar
ayağa kalkar, beni karşılar, kucaklar, bir de belimi kırarcasına sıkarlardı. Şimdi kimsenin
umurunda değildim. Zengin oldular, bunlar da beni unutmuş diye düşündüm, üzüldüm.
Büyük şehirde “bencil” yığınların arasında yaşamak çok zor. Herkes kendisini düşünüyor,
hiç kimsenin bir diğerinden haberi yok. Komşunun komşudan haberi yok. Aç da olsan, tok
da kalsan kimin umurunda olacak? Köye gelmemin tek nedeni de “kısa süreliğine” de
olsa “insanlığı” bir kez daha tatmak. Çocukluk günlerini yadetmek, anıları tazelemek,
ölmüşleri anmak, kalanlara sağlık sıhhat dilemek.
40