İri yarı kalıbına, pos bıyıklarına, ara sıra eline aldığı kehribar tespihe aldanan biri; onu
uzaktan biraz olsun adama, hani şöyle eski babayiğit kabadayılara falan benzetebilirdi
belki. Halbuki, o kadarı bile değildi Rafet. Garibanın tepesine çökmeyi, sağa sola tebelleş
olmayı meziyet sayardı kendine.
Hasılı musibetin ta kendisiydi…
Karanlık çökünce ziftlendiği yerden çıkıp bu tek katlı, eski evin kapısına dikilip
yumruklamaya koyulurdu. İşte o zaman anlardık… Nihayet bugünlük bitmiştir Rafet’in
mesaisi. O eve girince sanki sokaklar rahat bir nefes almış gibi gelirdi insana.
Oysa huzur, o varken ne mümkün!
Koca şehre, mahalleye, nezarete sığamayan hiddeti; bu izbe gecekonduya nasıl sığardı?
Karısı Nimet abla senelerce çekti elinden. Bir başına uğraştı, çoluk çocuğu hep tek başına
büyüttü. En son küçük kızı Zeynep için didinip durdu.
Hatırlıyorum! Soğuk bir şubat sabahı, Nimet abla bir başına yolda yürüyor. Kucağında
daha birkaç aylık Zeynep... Hepimiz bilirdik. Bu mahallede bir kadın bebeğini sarmalamış
böyle yola düşmüşse tek yere gider. Sağlık ocağına…
Dolmuş parası yoktu cebinde, adım gibi eminimdim. Dayanamadım görünce. Arabayı
çekip tam yanına durdum.
“Abla!” dedim, camı açıp..
“Ben götüreyim mi sizi?”
Öylece kalakaldı zavallı. Bocaladı, yüzüme baktı, kem küm etti, sonra da tekrar yürümeye
koyuldu. Binmedi arabaya, binemedi!
Rafet yüzünden…
Olur da duyar, olmadık yere bir namus derdine düşer, öteki sefere yollamaz doktora diye
korktu. Yürüdü… Buz tutmuş kaldırımda ciğerime basa basa yürüdü gitti.
Zeynep iyileşti sonra. Büyüdü, serpildi, üçe geçti bu sene.
Şimdi içerden sesi geliyor.
Ağlıyor!
Yalnız ölen için mi ağlanır cenazede? Hiç sanmam! Asıl kendine ağlar insan. Çünkü bir kez
babası ölür insanın. Zeynep de kendine ağlıyor şimdi.
Babası Rafet ölmüş diye değil.
Babası Rafet olmuş diye!
Çünkü bu hayatta, bir kez babası olur insanın…
38