Şeyhim, Yoldaşım ve Ben
Büşra Nur Yılmaz
Aradan iki gün geçmişti. Yatsıdan sonra konaklardık sabah namazı
kılar kılmaz yola revan olurduk. Üçüncü günün sabahında yine
nereye gittiğimizi bilmeden yalnızca yürüdük. Daha sonra
öğrenecektim ki Derviş Efendi hiç de avare yürümezmiş ben öyle
sanırmışım. Vakit ikindiye yaklaşıyordu. Ben artık yorulmuştum. Öğle
vakti abdest alıp namaz kılacak kadar bir vakit durduk. O saatten
beridir yoldaydık. Seslensem: ‘’ Hu hu Derviş Efendi bacaklarından
derman da mı kesilmez ?’’ desem… İçimden bu nidayı geçirince
tebessüm etmekten kendimi alamadım. O beni duymaz ki, duysa da
benim ona dediğim gibi duymaz. Öyle sanırmışım yani ve yine çok
sonra öğrenecektim Derviş Efendi Allah namına yürürmüş. Her
adımında Allah’ın bir adını zikreden bir kalp hiç yorulur muymuş?
Yorulmadı Derviş Efendi ben de yol boyunca ona, ona verilen bu
teslimiyete gıpta ede ede takip ettim onu.
Üç günün sonunda en fazla dört beş haneli bir köye vardık. Evler
sanki ayakta zor duruyor gibiydi. Belli fakir fukaranın meskeniydi
burası. Derviş Efendi doğruca insanlara gitti. Onu işi insan ileydi.
Gördüğü herkese Allah adını tebliğ etti. Lakin o kadar güzel
konuşuyordu ki namı kısa sürede yayıldı, civar köylerden de gelmeye
başladılar. İnsanlara yaratıcılarının güzelliğini, merhametini anlattı.
Önce ‘’yakar’’ demedi, ‘’esirger’’ dedi. ‘’Her hayr onun
adıyladır.’’dedi. Dedi ve yaşadı. Pirupak bir güzelliği, bir rahmeti
öğretti onlara. Aklıma o an Mus’ab Bin Ümeyr Efendim geldi.