Şeyhim, Yoldaşım ve Ben
Büşra Nur Yılmaz
"Şeyhim" dedi. Sesi titremedi. "Ben ne aç bilirdim kendimi ne çıplak.
Sırtım pek, alnım ak gezerdim. Öyle sanırmışım yani. Kısmetliyim
sanırdım, hâlbuki ben alnıma kazınan en büyük nasibimle tanışmam
için 30 yıldır dolanıp durmadaymışım." Dizlerinin üstüne koyduğu
ellerine şöyle bir bakıp geçti ve hafif başını kaldırır gibi oldu ve tekrar
indirdi başını. Devam etti. "Şeyhim o buğday çorbasını içtiğim vakit
doydu benim karnım, ben bunca yıl aç gezermişim bilmeden. Şu
üstümdeki yamalı derviş hırkasını sırtıma geçirdiğim vakit ısındım
ben. Kalbim gibi meğer bedenim de buz tutmadaymış. " Gözleri
doldu bir an konuşamayacak sandım fakat devam etti. "Şimdi sen
bana git dersin, artık bu çorbada nasibin yok dersin. " Şeyhim yine
sustu. Sanki susma orucu tutar gibiydi. İşte dedim derviş bu kez
ağlayacak, koca adam hüngür hüngür ağlayacak. Fakat derin bir nefes
aldı ve bir kez daha "Şeyhim! " dedi. Şeyhim daha o kelimesini
bitirmezden evvel yavaşça kaldırdı elini havaya. Derviş sustu. Bu kez
şeyhim başladı konuşmaya: "Gayrı konuşulacak ne vardır ha pirim,
var git yoluna ee yolcu yolunda gerek. Allah yardımcın olsun, seni
gözetsin. Niye hüzünlenirsin bu kadar git de bir daha gelme mi deriz.
Ahmet Yesevi Efendim de yollamadı mı erenlerini dört bir bucağa.
Dervişlik nedir ki bir post bir hırka… Uğurlar ola…" Şeyhim böyle
deyince derviş gayrı başka bir söz söylemedi. Başka bir söze hacet de
kalmadı zaten… Böylece şeyhimin hayır duasını alan Derviş Efendi
çıktı yola, elinde ufaktan ufak çıkınıyla. Şeyhim ona: ‘’Var git nerede
bir Allah kulu görür isen Allah namına tebliğ et. Allah’ın adını yücelt.’’
diye nasihat etti.