Kaybolan Defterler / zine 8.Sayı: Masal | Page 37

Bir de Mürüvvet’ in babaannesi vardır ormanın sonunda tek göz bir evde. Mürüvvet sadece ona yemek götürmek için evinden çıkar. Hayırlı torun olması, bir nebze olsun köylünün yüreklerine su serper.
Babaannesi, aynı babası gibidir, daha doğrusu babası anasının burnundan hık demiş düşmüş, yüzünün çirkinliğini oğluna miras vermiştir. Soya çekilir de sadece yüzden mi verilir? Nemrut mu nemrut, çığırtkan mı çığırtkan … Küfrün en sunturlusu, bedduanın en Allahlısı düşmez dilinden. Siğilli kurbağa gibi yatağında tüner, gelen yemekleri silip süpürür, karnı doyunca nankörlüğün sazını eline alır, ver Allah ver, ver Allah ver!
Mürüvvet, yemek götürdüğü vakit al yemenisinin altında gizlediği kulaklarını pamukla tıkar. Tıkar ki duymasın babaannesinin cırlak sesini, küfürlerini ve beddualarını. Hatta yolda kuşların, köpeklerin, tilkilerin, domuzların, sincapların ve daha bir sürü hayvanatın sesini de duymak istemez. Sever yine de hayvanları. Rabbim giydirmiş yumuşacık kürkleri, tüyleri, telekleri de salmış ormana. Salmış salmasına da ah bir de ses çıkarmasalar.
Mürüvvet, azığını çıkınına yerleştirmiş, kuşlara darı, diğer hayvancıklara da ekmek bile hazır etmiş. Çıkmış yola, ilkin köpeğe ekmeğini vermiş. Ormana girip derinliklerinde dal yaprak ezerek giderken ağaçlarında tüneyen kuşlar için ağaç diplerine darı dökmüş. Gördüğü her deliğe, ine ekmek bırakmış. Ormanı ekmek ve darı ile doldurmuş.
Babaannesinin evine vardığında açmış kapıyı girmiş içeri. Yatağında tüneyen siğilli kurbağa pörtlek gözlerini bizim Mürüvvet’ in gözlerine dikmiş. Başlamış söylenmeye.“ Nerde kaldın dul garı çocuğu? Öldüm acımdan! El kadar ekmeğe muhtaç ettin beni orospu! Allah belanızı versin! Köpekler gibi uluyun da domuzlar gibi eşinin dağlarda!” diye vermiş küfrü, bedduayı. Lakin Mürüvvet hazırlıklı, kulağında pamuk, üstünde al yemeni derken o küfürler deniz kabuğunun içinden gelen uğultu gibi tatlı bir uğultuya dönüşmüş. Gülümsemiş yaşlı kadına. Çıkını açmış, içinden nevaleyi çıkarmış. Börülce yemeği, közlenmiş patlıcan salatası ve bazlamadan mükellef yemeği tepsiye dizip babaannesinin kucağına koymuş. Yaşlı kadın, silmiş süpürmüş yemekleri. İyi ki pamuk ve al yemeni varmış da duymamış o şapırtıyı Mürüvvet. Tabak çanağı alıp çeşmede yıkadıktan sonra çıkınına yerleştirip yola koyulmuş. Babaanne arkadan sövedursun Mürüvvet, ormanın sessizliğinde halinden memnun, kalbinde kelebek hafifliği ile yürümüş. Karşısına ağzı köpük köpük bir tilki çıkmış, titreyen bacakları kendini taşıyamaz hale gelince bırakmış kendini Mürüvvet’ in ayaklarının dibine. Eğilip sevgiyle okşamış hayvanın pamuk bedenini. Yürümeye devam etmiş. Bir ağacın gölgesinde gözleri kanlı yatan türlü kuşları görmüş, eğilip bakmış hepsine. Gümüşi teleklerini okşamış bir bir. Yürümeye devam etmiş, yolda yerde yatan domuzları, sincapları görmüş, okşamadan geçmemiş hiçbirini. Eve yaklaşınca babasının av köpeğinin ölüsünü de sevmeyi ihmal etmemiş.
Kapıya vardığında dönüp etrafına bakmış Mürüvvet. Doğa tam da olmasını istediği gibi dingin bir halde karşısında duruyormuş. Al yemenisini çözüp gür kıvırcık saçlarını savurmuş rüzgârın serinliğine, pamukları çıkarmış kulaklarından ve dinlemiş köyü. Çıt çıkmıyormuş, doğa sus pus olmuş Mürüvvet için. Gülümsemiş. Eve girdiğinde sessizliği bir daha dinlemiş. Gülümsemesi sessizliğe bir övgü gibi doldurmuş evi.
Nihayet istediği sessizliğe kavuşmuş Mürüvvet. Artık babası odasına girip ondan sessiz olmasını isteyemeyecek, içini delik deşik ederken iğrenç seslerini işitmeyecek, annesi bir köşede ulur gibi ağlayamayacaktı.
Divana uzanıp gülmeye başlamış. Gülmesi kahkahalara dönüşmüş. Ev dolup taşmış, sel olup tüm hanelere akmış. Köylüler buna şaşıp kalmış.
Yazık kıza, iyice üşüttü demişler.

/ zine

kaybolandefterler
31