Kanatlarını nasıl olduğunu bilemediği bir şekilde kaldırıyor, esnetiyor, açıyordu artık, heyecandan kalbi duracak gibiydi, bir nefes çekti derine ve çırptı yumuşacık tüylerle kaplı güçlü kanatlarını, çırptı, çırptı, çırp-tı ve tanrım! Havalandı!
Korkuyordu, ama uçuyordu, kalbi ve ruhu da uçuyordu, başka bir âleme, bir başka evrene uçuyordu.
Durmadan yükselerek bir süre sessizliğin içinde izledi yerin bin bir çeşitteki yüzünü. Rüzgâr yüzüne vuruyor, dağları ormanları geçiyor, bulutların arasına dalıyordu.
Sonunda denizi gördü aşağıda. Bıraktı kanat çırpmayı. Gerçek kuşlar gibi, kartallar, leylekler gibi iki yana açtı dünyanın en güzel kanatlarını, rüzgârı aldı koynuna, süzülmeye başladı. Suya iniyordu. Suya.
Masmavi denizin hemen üzerinden uçuyordu. İyot kokusunu ciğerlerine çekerek, yüzüne sıçrayan tuzlu damlaları hissederek, daha evvel böyle bir kuşu görmemiş hafızasız balıkları korkudan denizin dibine kaçırarak süzülüyordu. Sonra birden, aniden. Karnını ve göğsünü vurdu suya ve kalktı, müthişti bu duygu, serindi. Kanatlarını ıslatmaktan korkuyordu, ama deneyecekti. Biraz yükseldi. Sonra hızla aşağıya saptı yönü ve suya daldı! Birkaç metre ileriden, ışıkla yıkanan mavi denizin yüzünü yarıp geçermişçesine su yüzüne havalandı … Bu kartal kanatlarından büyük, eşi benzeri olmayacak kadar yumuşak ve parlak kanatlar, su kuşlarınınkiler kadar da su geçirmezdi işte. Yorulana kadar daldı, çıktı. Havalandı, düştü, uçtu, süzüldü. Yükseldi ve nihayet bir düzlüğe indi.
Ne yapacağını bilmiyordu.
Beklemeliydi.
Bu bir rüyaysa eğer, uyanmayı bekleyecekti.
***
-N’ aptınız? Konuşturdunuz mu?
-Tek kelime etmedi amirim. Çok ezdik konuşsun diye ama tık yok. Yalnız biraz fazla dövdük sanki … Kendine gelemiyor …
-Gebersin it! Bir şey olmaz. Tuzlu su dökün tepesine de ayılsın, daha çok işimiz var bu köpekle.
-Döktük amirim. Birkaç kere döktük hem de. Arada inildiyor, o kadar … Sırtı yarıldı demir çubuklarla döverken, bir şey olmazsa iyi, başımız belaya girmesin.
-Hak etmiş! Hak etmiş de konuşturamazsak bizim işimiz zora girer, ayıltın, gerekirse önce tedavi ettirin, toparlansın, sonra yine konuşmazsa geberene kadar ezeceksiniz bu sefer, acımayın.
-Baş üstüne.
***
Gece çöktü, deniz kudurdu. Rüzgâr soğuk esiyordu şimdi. Beklediği yerde hem üşüdüğünü, hem yandığını hissediyor, fakat ne yapacağını hâlâ bilemediğinden kımıldayamıyordu yine. Fırtına yükseldikçe güzel kuş tüyleri havalanıyor, titriyor, karman çorman oluyordu. Rüya kâbusa dönmeden uyanmalıydı, çünkü bir kâbustan diğerine geçerse aklının kaçacak hiç odası kalmaz, delirir, unuturdu. Unutmamalıydı; insanca yaşamayı, sevdiği insanların gülüşlerini, sokak kedilerini, komşu teyzeye alacağı ekmeği, kız kardeşinin yaklaşan doğumunu, bu ülkenin güzel günlerinin de geleceğini, çocukların kahkahasını, bir dolu şeyi unutmamalıydı işte! Bunları düşünerek silkindi, etrafa baktı. Uzakta mağaraya benzer bir oyuk gördü, fırtınada uçamazdı, ama dayanırsa yürürdü.
Sert esintiye göğüs gere gere, kanatlarını kasarak adımlar atarken soğuk artıyor, yağmaya başlayan kar tipiye dönüyor, her adımda mızrak gibi tenine saplanıyordu.
Rüya hızla kâbusa evriliyordu.
***-Biz bunu burada çözemeyiz komiserim, adamın sırtındaki yaralar derin, iltihap başlamış ateşi çok. Hemen tedaviye başlanması lazım iyileşmesi için.
-N’ olacak peki?-Hastaneye sevkini yapalım.
-Hay ağzına tüküreyim … Yapın tamam, ama ismi geçmeyecek bir yolunu bulun.
-Tamam. ***
Soğuktan ölmek üzereyken vardı oyuğa. İçeri sığındı, en dibe gitti, kanatlarını kendine kalkan edip çöktü köşeye. Öyle üşüyordu ki yaprak gibi titriyordu tüy-
55