düzgün adını kullanırdık. Çocuk bizlere bir dilim çilekli pastayla“ he” zamirini bırakıp gitmişti.
Davis, kız arkadaşına alçak yankesicinin yanında otururken çantasını niçin daha sıkı gözlemediğini sorup durdu. Hava da hala aydınlıktı. Neden daha tedbirli davranmamıştı? Kesin el çantasının fermuarını da açık bırakmıştır— çocuk hemen elini içeri daldırıp pasaportu çıkarıvermiştir. Zaten yankesici( artık“ he” den vazgeçmişti, çocuk“ yankesici” unvanıyla kalmıştı) salak salak masanın etrafında dönüp dolanıyordu deminden beri, Cansu ne diye gözünü ondan ayırmıştı? Pasaportunu ne diye oteldeki kasada bırakmamıştı? İstanbul sokaklarında her türlü insanın dolandığını bilmiyor muydu?
Cansu’ nun nüfus cüzdanı yoktu ki— ya birileri kızcağızdan kimlik isteseydi? Davis kimliğini yanında taşımayı şiddetle reddetmişti. Kız ne yapabilirdi? Tabii bunların hiçbiri Davis’ in aklına gelmiyordu!
Peki yankesicilerin, kapkaçların, mültecilerin hakim olduğu bu şehre gelirken Cansu ne diye yanına daha sağlam bir el çantası almayı akıl edememişti?( Bu son yorum beni incitti ama o anda uygun bir yanıt aklıma gelmedi bir türlü.)
Cansu’ nun anne-babalarımızın vatanını savunan bir cevap vermesini çok istedim ama ne yazık ki ağlamaya başladığı an o çiğ mavi gözlü oğlana sokuldu. Davis, kocaman kollarıyla Cansu’ ya sarılırken bana sert bir bakış attı.
“ Cansu’ cuğum cüzdanını buluruz şimdi” dedim. O yabancı delikanlının dilini konuşmak içimden gelmedi.
“ How?” diye sordu Cansu. Göz yaşları kurumuştu ama o şişkinlik daha epey sürecekti.
“ There’ s a police station nearby” dedim.“ Maybe they can help.”
Rıhtım Caddesi’ ne doğru yürümeye başladım. İskele Polis Merkezi’ ne inerken arkadaşlarımın telaşlı ayak seslerini dinledim. Kalın plastik tabanlı spor ayakkabıları kaldırım taşlarına vurdukça pıtır pat pıtır pat pıtır pat diye hoş bir ritim Boğaz semalarına yükseliyordu.
Ritim kesildi. Parkede aynı ezgiyi duyamazsınız.
Durumu karakoldaki polis memuruna açıkladım. Arkadaşımın Amerikan pasaportunun çalındığını tekrar tekrar vurguladım. Bu devirde o çalınmış pasaportlara neler neler yapıyorlar, hepsini anlattım. Allah korusun, bir teröristin eline geçerse kızcağız bir daha hiç uçağa binemez, Amerika’ ya adımını attırmazlar dedim. Memur dediklerime pek inanmış gibi değildi. Zaten ben de biraz abartmıştım.
Memur, homurdanarak konuşan bıyıklı orta yaşlı bir adamdı. Nöbetteki arkadaşlara bildireceğine söz verdi. Çarşıda dolanıyorlarmış, bulurlarsa bu gece bulurlarmış. Ama bulunma ihtimali yine de oldukça düşükmüş. Hanımefendi bir an önce Amerikan başkonsolosluğuyla irtibata geçerse iyi edermiş.
Cansu tekrar ağlamaya başladı.
Davis’ e de bir kere daha çıldırmak için fırsat çıktı.“ What did he say?” dedi.
Polis memurunun çatık kaşlarını fark ettim. Yabancı turistlerin dan dan konuşmalarından rahatsız olan Sultanahmet tramvay yolcuları gibi bir elindeki belgelere bir bize bakıyordu. Misafirlerimi karakolun önündeki kaldırıma çıkardım ve durumu anlattım.
“ We need to keep looking” dedi Davis.
Bulamayacağımızı söyledim. Çarşının ne kadar büyük ve karışık olduğunu hatırlattım. Ben bile çoğu pasajını, arka sokağını bilmiyorum dedim.
“ I’ m not sure you know much of anything about Istanbul.” Bu sert sözler Davis’ in değil Cansu’ nun ağzından çıkmıştı. İstanbul hakkında bir şey bilmediğim gayet açıkmış demek ki. Misafirim konuştukça öfkeleniyordu. Cevap vermeme fırsat tanımadan beni azarlamaya devam etti:“ You were surprised when the homeless kid showed up, you bought him a piece of fucking cake and then you were just as surprised when he walked off with my passport! Geri zekalı!”
O son iki sözcüğü ne kadar duraksayarak telaffuz etmiş olsa da kırıcıydı.“ Geri zekalı” nın her hecesi kafama çekiç gibi inmişti. Fakat o anda beni asıl üzen Cansu’ nun sesinde, duruşundaki çaresizlikti. Benim ev sahipliğime güvenerek bu çarşıya gelmişti. Bu şehri ve halkını tanıdığıma güvenerek. Kızın sesinde ne bana ne de bu şehre güven kalmıştı. Dersarası ve gürültülü üniversite partilerindeki konuşmalarımızdan ibaret arkadaşlığımızın eriyip gittiğini hissettim.
Her zamanki gibi ilk önce kendimi suçladım.
( O anda Cansu’ yla Davis’ in İstanbul’ a akraba ziyaretine gelmiş olduklarını unutmuştuk veya söylemeye utanıyorduk. Hepimiz masum Amerikalıların bu tehlikeli ülkenin sınırlarının dışına kendilerini nasıl atacaklarını düşünüyorduk.
Ben bile bu şekilde düşünüyordum, stajım bitse de evime dönsem artık diye içimden geçiriyordum.)
39