artık adını söyle. Niçin masamıza oturdun? Annen nerede?” Annesini bulup direkt ona çocuğun ismini sormanın hayalini daha henüz kurmaya başlamamışken böyle bir buluşmanın hiç gerçekleşmeyeceğinden emindim. Karşımda yıllardır anne görmemiş, kendi başının çaresine bakmaya çoktan alışmış iki göz vardı.“ Açım” dedi.
Cansu Davis’ e fısıldayarak birşeyler söylüyordu. Muhtemelen konuşmamızı çevirmiştir. Bilemeyeceğim.
Çocuk açlığını tekrar vurguladı. Cansu sabırsız gözlerini bana dikti. Davis de her rahatsız olduğunda yaptığı gibi kaldırım taşlarını inceliyordu.
“ You should get him something” dedi Cansu. Cevaplamadım. Çocuk yine güldü. Neden annesini sorduysam; aklım hep o ana dönüyor, döndükçe de kendi saçmalığımdan rahatsız oluyordum. Belki de çocuk bu halime gülüyordu.
“ Ne dedi?” diye sordu çocuk. Gözümün içine yine baktı. Göz kapakları sarı çapakla çevriliydi. Doğruyu söylemek gerekirse çocuğun gözlerine bakınca acıdan çok tiksinti hissettim. Tiksinti ve hemen ardından henüz yakamı bırakmamış olan bir suçluluk.
“ Sana bir şeyler alalım diyor abla” dedim.“ Ne alayım sana? Poğaça varmış fırında, bir tane getireyim. Taze taze yersin!”
“ İstemem!” dedi.“ What did he say?” dedi Davis.
“ He doesn’ t want the poğa— pastry... He doesn’ t want it even though Serpil said she’ d buy it for him” dedi Cansu.
Bu sefer İngilizce konuşmalarını komik bulmadı.“ İstemem!” dedi, gülmeden, gözlerini Cansu’ yla Davis’ ten ayırmadan. Onun bakışlarını seyrederken dondum kaldım.
Sonra kendime geldim.“ Poğaça iyi gelir. Tok tutar.”“ Pasta” dedi.
“ Hemen acıkırsın yine canım. Pasta hiç tutmaz ki!” dedim.
“ Pasta!” Sesini yükseltmişti. Çocuğu boydan boya süzdüm, yağlı başından delinmiş ayakkabısına kadar her ayrıntısını inceledim. Çok da küçük değildi. Boyumun yarısını geçmişti.
Gözlerini benden hiç ayırmamıştı. O iki kara gözün derinlerinde deli bir ışıltıyı fark ettim. Orman yangını gibiydi. Her şeyi yok edecek, çarşıyı, hatta İstanbul’ u yerle bir edecek kuvvete sahipti.
38
6
Fırına girdim ve kasadaki çırağa pasta siparişi verdim.“ Alman pastası mı vereyim abla?”
“ Yok. Bu sefer çilekli olsun. Yalnız tek dilim istiyorum” dedim.
Ustası arka odadan çıktı.“ Kızım sen o evsiz çocuğa bu güzelim pastadan ısmarlamıyorsun değil mi? Hep gelir müşterilerimi rahatsız eder. Tinerci! Yüz verme, ne olur güzel kızım. Sonra kurtulamam.”
Çocuk tekrar minik duruyordu gözüme. Sanki içeri girdiğimden beri saçları daha da yağlanmıştı. Korkumdan vazgeçmiştim ama az önceki içgüdüsel tiksintinin yol açtığı suçluluktan hala kurtulamamıştım. Hem belki pastayı yedikten sonra biraz kendine gelirdi, bana ismini de söylerdi.
Israr ettim.“ Yok arkadaşıma ısmarlıyorum. Demin midesi bulanıyordu, şimdi daha iyiyim dedi bana. Canı çilekli pastanızı çekmiş” dedim.
Ustanın bakışından bana pek de inanmadığını anladım. Kendimi tutamayıp konuşmaya devam ettim.
“ Yabancı o. Amerika’ dan geldi. Kız da öyle. İkisi de misafirim. Fırınınızı çok sevdiğim için onları buraya getirdim. Ne olur pastayı dışarı götürmeme izin verin” dedim. Bu yabancı müşterilere ev sahipliği ederek ustanın gözüne bir İstanbullu olarak girdiğimi düşünüyordum. Saçma sapan bir mutluluk duydum.
“ Peki kızım. Mehmet! Müsteriye çilekli pastasını ver oğlum” dedi.
Dışarı çıktığımda Cansu’ nun ağlaması an meselesiydi. Çocuk da yok olmuştu. Ne olduğunu sorarken pasta tabağını masaya bıraktım, hiç yenilmeyeceğini bile bile.
“ He took my wallet!” dedi. Çantasının fermuarını açmış, içinde cüzdansız kalan zavallı ruj ve kağıt mendillerini bana gösteriyordu.
Davis kız arkadaşından da telaşlıydı. Ayağa kalkarken az kalsın uyduruk turuncu masayı deviriyordu. Yanıma geldi. Boyu neredeyse iki katımmış, maşallah. Kolları ağaç gövdesi kalınlığındaydı( bunu da elini omzuma koyduğunda fark ettim).
O minicik çocuktan neden o kadar korkmuştum ki? İnanın Davis’ e bakarken ben de hatırlayamıyordum.
“ Cansu’ s passport was in there” dedi.“ He took it!”
“ He” dedikleri kişinin kim olduğunu sordum, aslında ben de kimi kastettiklerini gayet iyi biliyordum. Bir ismini söyleyiverseydi ya—“ he” diyeceğimize doğru
. Sayı Öteki