Kaybolan Defterler / zine 6.Sayı: Öteki | Page 43

Davis ancak ekmeğin yarısını hapır hupur yedikten sonra koyun bağırsağı yediğini fark etti. Cansu’ ya ona söylememesini tembih etmiştim ama Davis’ in tepkisinin komik olacağını düşündüğünden açıklamadan duramadı. Bu ufak krize rağmen huzurluyduk, hatta gülmemizi sağlamıştı.
Sonra Beyaz Fırın’ a geçtik. Heyecanlıydım. Yurtdışından gelen misafirlerime bu tarihi mekanın meşhur Alman pastasını tattıracaktım. Çocuğu kanım pek almamış olsa da Beyaz Fırın’ ı överken gözlerimi Davis’ ten ayıramıyordum. İlla İstanbul’ u hiç bilmeyen birine“ Kadıköy güzelmiş!” dedirtecektim. Kokoreçten tiksinmesine rağmen genç adam bu dar sokakları düşleyecekti. Düşleye düşleye üçümüz Amerika’ da yeni İstanbullar yaratacaktık.
Beyaz Fırın’ ın içinde oturulmuyordu. Belki gittiğimden beri farklı bir düzen kurmuşlardır ama pek sanmıyorum. Çarşının eski mekanlarındandı.
Dört köşeli turuncu masalardan birine işaret ederek“ Wait here” dedim.
Davis kokoreçin ne olduğunu öğrendiğinden beri sağ elini karnından ayırmıyordu.“ Don’ t get me anything. Still a little queasy from dinner.”
Amerikalı arkadaşımın talebini fazla takmayarak ona bir çay, bir de un kurabiyesi ısmarladım. Cansu’ yla birer Alman pastası yiyecektik. Ödemeyi yapıp siparişleri tepsiye koyduktan sonra dışarı çıktım.
O arada masaya bir kişi daha oturmuştu. Yanakları yer yer kararmıştı, artık is miydi toprak mıydı bilemeyeceğim. Saçı yağlı, giysilerinin rengi soluk, elleri çizikler içindeydi.
Cansu masaya döndüğüme çok sevindi. Kız Türkçeyi hiç sıkıntı çekmeden anlayabiliyordu ama iki lafı bir araya getirebilecek kadar bir konuşma kabiliyetine sahip değildi.
“ He’ s been here since you went inside. He doesn’ t speak English” dedi. Ne olur bir de ben onunla iletişim kurmayı deneyebilir miymişim?
Davis’ in sağ eli artık karnında değildi. Telefonunu karıştırmaya koyulmuştu. Kafasını kaldırıp ne bana ne de irkilmiş kız arkadaşına bakmaya tenezzül etmedi.
Çocuğun lekeli, topraklı tişörtüne elimi hafifçe değdirerek onunla konuşmaya başladım.“ Adın ne senin küçük bey?” dedim.
Dönüp dükkanın içine iki-üç saniye baktı. Sonra gözlerini tekrar masanın turuncu plastiğine yöneltti. Güldü.
“ Sana diyorum” dedim. Yapmacık sevecenlikle olmayacaktı bu iş.“ İsmini söylesene.”
Cevap yerine çocuğun seyrek dişli ağzından yine bir gülme sesi yükseldi.
“ Maybe he doesn’ t understand you” dedi Cansu. Ben de( elbette haksız olarak) bu yorumu kendi üstüme alındım. Türkiye’ deyiz, Türkçe konuşuyorum!“ Dediklerimi anlayamayıp da neyi anlayacak” dedim.“ On yıldır yurtdışında yaşıyor olsam da anadilimi hala unutmadım çok şükür!”
“ What? I didn’ t say anything about that” dedi kızcağız. Dilenci çocuğun sınırsız cesaretinden sonra bir de benim sert karşılığımdan ürkmüştü.“ I meant to say that he doesn’ t seem well.”
“ Sorry” dedim. Kız haklıydı, çocuğun durumu iyi değildi.“ I’ ll try again.”
“ Abla sen de mi İngilizce biliyorsun?”( Asıl bu çocuk hangi ara İngilizceyi diğer yabancı dillerden ayırt etmeyi öğrenmişti?)
“ Evet” dedim.“ Şimdi sen de bana adını söyleyecek misin? Hadi üzme ablanı.” Bu zavallının adını en son kimler sormuştu ki? Kadıköy çarşısını dolanan bir dilenci de olsa, Türkiye’ deki tatillerinden akıllarında kalmayacak evsizin biri de olsa Amerikalıların ona“ boy” ya da“ kid” olarak hitap etmelerine müsaade etmeyecektim. Elbette zamanında bu çocuğa bir isim verilmiştir; o ismi çocuğun kendi ağzından duyacaktım.
“ Sounds like she’ s getting somewhere” dedi Davis. Tabii ki bu işi çözecektim.
Esas konuya tekrar odaklandım.
Çocuk bu sefer Davis’ e gülüyordu.“ O da İngilizce konuşuyor!” dedi.
“ Evet canım, hepimiz konuşuyoruz” dedim.“ Ne olur

37