Kaybolan Defterler / zine 6.Sayı: Öteki | Page 42

GÖRSEL: STOCK cansu’ nun cüzdanı

EZGİ ÜSTÜNDAĞ
Geçenlerde— aradan bir hafta bile geçmemiştir— telefonum önceden hiç çalmadığı bir saatte titreyip aydınlandı. Ne kadar şaşırdığımı tahmin edebilirsiniz. Mesajı yollayan kızı en son kütüphaneden mühendislik fakültesine koştururken merhabalaştığımızda görmüştüm. Numaramı nereden bulduğunu düşünerek SMS’ i açıp okudum.
Merhaba Serpil!, sonra İngilizce bir şeyler. Şöyle özetleyebilirim: erkek arkadaşıyla İstanbul’ dalarmış, buluşabilir miymişiz. İşle güçle çok meşgul değilsem tabii. Ve daha önce söylemesi gerekirdi elbette ama yeni aklına gelmiş, kusura bakmasaymışım, ancak yarın buluşabilirlermiş. Hay Allah, çok son ana bırakmış, tekrar benden özür diledi.
Ufak kiralık dairemde tek başıma televizyonun karşısında oturup art arda gelen bu dört ufak metni incelerken bir yandan da krem peynirli ekmek yiyordum. Haftalardır Ümraniye’ den Kadıköy’ e döndükten sonra ancak bunları yemeye enerjim kalıyordu. Yarın da benzer bir manzarayı yaşayacağımı ön görerek fazla beklemeden Cansu’ ya mesaj çektim.
Of course Cansucum. Buluşacağımız yeri ve saati kararlaştırdıktan sonra televizyonu kapatmadan iyice sesini kıstım( bulaşıkları yıkadıktan sonra aynı prefabrik şarkıların prefabrik kliplerini seyretmeye devam edecektim). Mutfak lavabosuna tabağımı götürürken tuhaf bir heyecana kapıldım. Yemekte ne yediğimiz benim için hiç mühim değildi, ancak bulaşık deterjanını süngere damlatırken bir haftadır uğramaya fırsat bulamadığım Beyaz Fırın ve Alman pastasını aklımdan çıkaramıyordum.
Ev sahibi olarak görevim ertesi gün kokoreççide başladı. Cansu Amerika’ da yemeklerini her ne kadar seçse de kokoreçe bayılırdı, zaten dairemdeki mutfak bir mikrodalga ve buzdolabından ibaretti. Çarşıda buluştuğumuzda öpüşmeden sarıldık, Davis’ in elini sıktım, Cansu bir merhaba’ nın ardından İngilizceye geçiş yaptı, ben bir süre daha Türkçe devam ettim. İki aydır staj yaptığım şehirde ev sahipliği yapma fırsatı yakalamıştım, anadilimi kısa da olsa bir süre konuşmakta kararlıydım. Sonra Davis’ in kaldırım taşlarını sessizce incelediğini fark ettim ve ayıp olmasın diye Cansu’ ya uydum:“ Please, sit down. We have a table.”
Sıcak ekmeği, yumuşacık et parçalarını çiğneyip birbirimize hatır sorarken arkadaşlığımız on aylık değil on yıllıktı sanki. Bu kadar iyi dostlarım, yakınımda bu kadar güzel mekanlar varken haftalardır o dairede yalnız başıma oturuşumu hayretle aklımdan geçirdim.

36

6. Sayı Öteki