Bir ara yürümeye başladık. Ben mi ilk adımı attım yoksa Davis’ le Cansu’ nun peşinden mi gittim hatırlamıyorum. Rıhtım’ ı arkamıza alarak çarşıya tekrar girdik.
Yürüdük de yürüdük. Çarşının dar pasajlarına girdik, çıktık. Apayrı bir semte gelmiş olabilir miydik? Esnafların hepsini ilk defa görüyordum. Sık sık uğradığım şarküteri normalde olduğu yerde durmuyordu. Belki de başka bir şehirdeydik artık. Kimseyi tanımadan, tanıyamadan her şey alt üst olmuştu.
Yürürken birileri konuşuyordu( yoksa kendi konuşmamı mı hatırlıyorum?). Ara sıra Davis’ le Cansu’ ya dönüp bakıyordum( döndüğüme göre önlerinden gidiyordum; demek ki ilk adımı ben atmışım).
Davis’ in kaşları her zamanki gibi çatıktı. Cansu ise telaşlıydı. Gözlerinde pişmanlık da algılar gibi oldum. Çok hızlı yürüyorlardı.
Başım dönmeye başladı.
O kadar döndü ki bir Vodafone mağazasının cam kapısına tutundum ve misafirlerimden bir saniye durmalarını rica ettim.
Aradan birkaç dakika geçti. Bu bitmek bilmeyen anlarda hiç kimsenin sesi çıkmadı. Daha ne başımıza gelecek diye düşünürken bir süre kalakaldık.
Kaldırım taşlarının çalkalanması kesildi, asker gibi sıraya girdiler. Mağazalar caddenin iki yanına dizildiler. Gök yükselip durgunlaştı. Gözlerimi kapadım.
Açtığımda evsiz çocuk karşımdaydı. Cüzdan elindeydi, deri sapını sağ bileğine bağlamıştı. Sol elinde de bir beton parçası tutuyordu. Kaldırım taşına benzettim. Taşı mağazanın yanındaki rengarenk harflerle kaplı duvara attı. Parçalandı. Her bir tarafa ufacık kaldırım taşı kırıntıları savruldu. Dizimin altına biri isabet etti. Kanatmadı ama çizdi, muhtemelen yine de iz bırakacak.
Cüzdanı elinden alırken hiç zorlanmadık. Çocuk duvardaki grafitiyi inceliyordu. Taşı o kadar hızlı fırlatmış olmasına rağmen sprey boya harflerin cafcaflı morlarını, sarılarını, yeşillerini açmayı becerememişti.
“ Ask him why he took it!” dedi Cansu. Kızın istediğini yaptım.
“ Neden ablanın cüzdanını çaldın? Bizi çok üzdün” dedim.
Çocuk uzun uzun bana baktı. Gözleri artık öfkeli değildi. Bulanmışlardı. Çapakları iyice sararmıştı. Neye baktığının farkında olmadan bakıyordu.
“ Is he okay?” Davis bile çocuğun boş bakışlarını görünce endişelenmişti.
“ I don’ t know” dedi Cansu.“ Let’ s go, Serpil.” Çocuğun yanından az kalsın koşarak ayrılacaklardı. Ne de olsa yankesicinin, tinercinin tekiydi. Kim bilir bize daha neler yapacaktı. Ben de istemeden sürâtle oradan uzaklaştım. Güneş batıyordu, misafirlerimi Marmaray’ a bindirecektim. Elalemin tincerci çocuğundan bana ne? Saldırganlaşır, bir şey yapar. Onları da düşünmek lazım elbette.
Cansu, Davis’ i yanağından öpüp cüzdanını yankesicinin elinden almaya cesaret ettiği için teşekkür etti. Sana çok minnettarım dedi. Tabii bunların hepsi İngilizce sözcüklerle ifade edilmişti ama sınıf arkadaşımın tam olarak ne dediğini hatırlamıyorum, beni bağışlayın.
O anda zayıf ve yalnız bir sese odaklanmıştım. Çok geride kalmıştı ama duymamak mümkün değildi. Cansu’ yla Davis’ in de duyduğuna eminim.
Onlar dinlememek için kendilerini teşekkürlere,“ iyi ki” lere,“ çok şükür” lere boğuyorlardı.
Ben ise o çarşıdan iskeleye kendimizi atana kadar o ufak sese tutundum. Ezberlemek ister gibi o ismi kulağıma misafir ettim. Buraya sığınabilirsin dedim. Duyduğumu tekrarlamaya kıyamıyorum, yabancı topraklarda anadilim gibi o isim de ufalanır, sonra kırıntıları uçar gider diye ödüm kopuyor.
İskeleye indiğimizde sesi kesilmişti. Yine de dinlemekten vazgeçmedim.
40
6. Sayı Öteki