Orhan Pamuk’a yanlışlıkla verilen edebiyat ödülü, artık gerçek sahibini, yani beni, yani
eserleriyle milyonların gönlünde taht kuran adamı bulmuştu. Ödülü aldım, salondaki alkış
eşliğinde ödülü havaya kaldırdım. Çılgınca alkışlar arasında sahneden inerek yerime
giderken, herkes bana doğru geliyordu, üzerime üzerime geliyordu, boğulacak gibi
oluyordum ki, kendime geldim. Bulmaca çözerken uyuyakalmışım. Saat kaç acaba diye
cep telefonuma uzandım, ooo çok iyi saat sekiz olmuş. Kalktım, eşim kahvaltı hazırlamaya
başlamıştı. Ben de yardım ederek birlikte masayı kurduk.
Yayınevine vardığımda saat 09.55’di. Yani görüşmeye beş dakika var. Çok dakik
birisiyimdir. Kapının önünde bir iki dakika oyalandım ve tam 09.59’da içeriye girdim.
Sanırım editörümle buluşup tokalaştığımda saat 10’u gonkluyordu, gonklu saat olsaydı
eğer. Saat gonklarken, yüreğim de zonkluyordu. Korktuğum gibi olmadı, o da benim gibi,
sizin gibi bir insandı. Normal birisiydi, doğaldı, sıradandı, belki de sıradan olmayan
bendim. Geceden beri boş yere kâbuslar görmüşüm. Editörüm ilk iş olarak sözleşmeleri
imzalattı, sonra yanıma bir eleman vererek fotoğraf çekmeye yolladı. Yayınevinde görevli
elemanın adı Tahsin’miş. Tanıştık, yolda konuşa konuşa gittik. Hoş sohbet birisiydi.
Fotoğraftan çok iyi anlarmış. Ben de yazıdan çok iyi anlardım, ne var yani diyecektim,
vazgeçtim. Ama gerçekten fotoğraftan çok iyi anlarmış. Her pozun bir anlamı olduğunu,
her resmin doğru mesajı vermesi için dikkatle ayarlanması gerektiğini söyledi. Işık
önemliymiş, moral önemliymiş, hava durumu önemliymiş, yıldızların o gün hangi burçta
etkili olduğunun bile önemi varmış. Çeken adam bütün bunları bilmeliymiş, eli
titrememeli, kendisini de fazla kasmamalıymış. Gündüz ayarı, gece ayarı, bulutlu havanın
ayarı, açık alanın, kapalı alanın ayarı derken, benim ayar iyice kaçtı. O konuşuyor, ben aval
aval dinliyorum. Hani ben de fotoğraf çekerim ama cep telefonunun yönlendirmesiyle.
O her fotoğrafa çeşitli anlamlar yüklerken, bir fotoğrafçının önünden geçtik. “Buna
girelim” dedim, diyen ben miyim? Her fotoğrafçıda fotoğraf çekilir miymiş, adamı çirkin
çıkarırlarmış, ucubeye benzetirlermiş, robot gibi çıkarmışsın.. “Ben deminden beri sana
ne anlattım” dedi, özetleyerek mi söylesem diye düşündüm, sustum. “Fotoğraf çekmek
de, fotoğraf çektirmek de bir sanattır. Hele hele birisini fotoğraf çektirmeye götürmek,
sanatların en büyüğüdür. Şu anda ben bunu yapıyorum. Yıllardır bu işte en iyisiyim.
Benim Nobel fotoğraf çektirme ödülü almam lazım” dedi, dinledim sadece. Sanırım bu
genç arkadaş da ara sıra benim gibi rüyada şöhret olduğunu görüyor olmalıydı.
Yürümekten ayağıma kara sular inmişti. Beyoğlu’nda izbe bir sokağa girdik. Sokağın
görüntüsü insanı ürkütüyordu. Tamam, eski evlere meraklıydım ama bunlar öyle değil,
üfürsen darmadağın olacak gibi. Ahşap bir binanın önünde durduk. Ahşabın rengi,
binanın birkaç yüz yıllık olduğunu adeta haykırıyor, haykırırken de “sakın içeriye girmeyin,
yıkılırım” der gibi uyarıcı görevini görüyordu.
29