Sunum tahmin ettiğim gibi yoğun başladı, sorular art arda geliyordu. Sporcuların kaygılarına
hak
veriyordum,
vücutları
her
türlü
robotik
eklentiden
arınmıştı,
beyin-makine
ara
yüzü
kullanmıyorlardı. O sebeple Homo Sapiens bedeninin, koruyucu giysiler altında ne kadar rahat
edebileceğinden endişeleniyorlardı. Ben de onlara, çok değil 50 yıl öncesine kadar uzay görevlerine
yükseltilmemiş, hatta bugünkünden çok daha zayıf Homo Sapiens’lerin katıldığını anlattım.
Endişelerini gidermeyi başarabildim, bazıları Ay’da, düşük yer çekimli ortamda atletizm egzersizleri
yapmak için sabırsızlanıyordu. Hatta Ay turnuvalarında, orada yerleşik olan sporculara bile meydan
okumak istiyorlardı. Sanatçılar bu tür kalabalık sunumları pek sevmezdi, çoğu erken ayrıldı. 9 saatlik
soru-cevap kısmının ardından nihayet sunumum bitti. Kontrol panelimi açtım, hormon ve algılarımı
sakinlik seviyesine çektim. Salondan tam çıkarken, bir kadınla yüz yüz yüze geldik. Oldukça güzeldi,
sağ gözündeki kızılötesi-morötesi lensi fark ettim, sanırım sanatçı olmalıydı.
Korunaklı bir noktada, lav silahımla ateş yaktım. Doyana kadar et yedim, epey miktarını da
kızartıp yanıma aldım. Karnım doyduğu için nihayet birkaç günlük plan yapabilirdim. Şehir enkazında
toplayıcılar vardı, takas için onları bulmaya karar verdim. Ama tek başına şehre gitmek her zaman
riskli olmuştur, takasın olduğu yerde avcılar da vardı, bazen tüfek bile taşıdıkları oluyordu. Lav silahım
her an yanımdaydı, metal ok uçlarını da cebime doldurdum. Şehir enkazına doğru güvensizce
yürümeye başladım.
Sanatçı
kadınla
ayaküstü
konuşmaya
başladık,
gezegen
turizminin
ne
kadar
yaygınlaşabileceğine dair genel sorular sordu. Beni dinlemekten hoşlandığını fark ettim, ona terastaki
kafede oturmayı teklif ettim. Kabul edince çok mutlu oldum çünkü bir sanatçıyla zaman geçirmek bir
bilim insanı için büyük bir ayrıcalıktı. Körfez manzarasını gören bir masaya oturduk. Kontrol panelim,
bugün 2 tane 50lik bira içebileceğimi hesapladı, bunu gören kadın güldü. “İyi ki bunlardan birini
kullanmıyorum.” Ona neler yaptığını, neler ürettiğini sordum. Belli bir planı olmadığından, önceliğinin
gezmek ve hayatı keşfetmek olduğunu söyledi. Sanatçı olduğu ilk yıllarda, filtreli lenslerle saatlerce
Güneş’i izlediğini, güneş fırtınalarının resmini çizmeye çalıştığını anlattı. Şimdi de Ay’a gidip, oradan
Güneş’i izlemek istiyordu. Ona “gezegenler arası sanatçılar” gibi bir projeye katılıp neden şimdiye
kadar Ay’a ya da Mars’a gitmediğini sordum. Güldü, “hayatında hiç proje tamamlamadığını, özgür,
başına buyruk yaşamak istediğini” anlattı. Sonra bana cesurca bir soru sordu.