Şehrin sınırlarına vardığımda asit yağmuru başlamıştı, üzerinde semboller olan geniş metal
levhalarla basit bir sığınak yaptım hemen. Çocukluğumda, yaşlıların bu sembolleri bize öğretmeye
çalıştığını hatırlıyorum, sanırım harf deniyordu bunlara. Uygarlık zamanında insanlar bu sembollerle
anlaşırmış. Yaşlılardan harfleri öğrenen birkaç kişi olmuştu, ama ne işe yaradığını bir türlü
öğrenemedim, doğada hiç harf yoktu. Asit yağmuru dindi nihayet, sıçrayan damlalar ceketimde delikler
açmıştı. Elimde silah, temkinli şekilde enkazların arasından yürümeye koyuldum. Her yer metal, taş ve
toz yığınlarından ibaretti. Sanırım işe yarar hiçbir malzeme kalmamıştı, çünkü hiç toplayıcı göremedim.
Yürürken bir el silah sesi işittim, bir bina kalıntısının tepesinde bir adam vardı. İyice süzdü beni,
çantamın boş olduğunu fark etti. Mermisini harcamaya değmeyeceğini düşünerek sırtını döndü.
Yapay Zekâ’nın seçiminden mutlu muydum, bu seçimi hiç sorgulamış mıydım? Bu tarz bir
tartışmaya katılmayalı yıllar olmuştu. Hatta bunun üzerine pek az düşünmüştüm. 30 yaşına kadar, çok
kararsız bir hayatım olmuştu. Çocukluğum güzel geçmişti ancak ergenlikten itibaren hissettiğim tek
şey can sıkıntısıydı. Hiçbir eğitimde, hiçbir projede istikrar sağlayamamıştım. Yaşamım yarıda kalan
işlerle doluydu. Bir süre sonra kendi arayışlarımdan da bıkıp Seçim Günü’ne kadar hayatı rasgele
yaşamaya başlamıştım. Sanırım son birkaç yıl, en çok sevdiğim şeyin okumak, araştırmak ve insanları
gözlemlemek olduğunu düşünüyordum. Nihayet Seçim Günü geldi. Yapay Zekâ 30 yıllık yaşamımı,
fizyolojik ve genetik altyapımı, bilişsel yeteneklerimi değerlendirerek bir sonuca ulaştı. Bilimi insanı
olarak yetiştirilecektim, beyin-makine ara yüzüne erişerek zihinsel kapasitemi artırma yetkisine de
ulaşabilecektim. Nihayet yıllar süren kararsız bekleyişim sona erdi ve artan zihinsel olanaklarımla
sosyal bilimler projelerine dahil oldum. Evet, başarılı, keyifli ve umut dolu bir hayatım vardı. Ve
hayatımdaki güzel her şeyin kaynağında, Yapay Zekâ’nın seçimi vardı. Heyecanla anlattım ve
kocaman bir gülümsemeyle sustum. Verdiğim cevap, sanatçı kadını çok tatmin etmemiş gibi
görünüyordu, “iyi geceler” dileyerek ayrıldı. Parmağımdaki çiple hesabı ödedim, sonra da mekândan
ayrılıp caddeye çıktım. Sanatçılar ne kadar da anlaşılmaz insanlardı, davranışlarını kestirebilmek için
daha çok kafa yormam gerekecekti. Eve dönmekten vazgeçtim, gecenin bu saatinde kütüphanede
çalışmanın puan katsayısı yüksekti. Her gün yeni bir şeyler öğrenmek ne kadar da keyifli!
Şehri boydan boya dolaşmama rağmen, 2 küçük metal boru dışında yanıma almaya değecek
bir şey bulamadım. Hiçbir canlılık ve yiyecek maddesi zaten yoktu, şehirde kalmak açlık demekti.
Şehirden ayrıldım, patikayı izledim. Belki bir toplayıcı konvoyuna denk gelirdim, ya da hayvan
avlardım. Çantamda 2 gün yetecek kadar et vardı, yürümeye devam ettim. Bir günü daha hayatta
kalmayı başararak atlatmıştım, daha ne isteyebilirdim ki?