DOKUN
MUSA
BEKLENİYOR!
M. Ferhat Polat
K
ur’ân-ı Kerîm insanı tanımlarken ilk bakışta birbirlerine zıt gibi gözüken
iki noktadan hareket eder. Birinci
noktada insanın zayıflığından ve
değersizliğinden bahseder: “Kahrolsun o insan ki ne kadar da nankördür. Allah kendisini hangi şeyden yaratmıştır? Onu bir damla
sudan yaratmış ve şekil vermiştir.”
(Abese 17-19)
İkinci noktada ise onu, meleklerin önüne geçirecek olan değerinden bahseder: “Şüphesiz biz
âdemoğlunu muhterem kıldık.
Karada ve denizde onları taşıttık.
Onları helal ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın
birçoğundan üstün kıldık.” (İsra
70)
İnsanın tek bir kimliği altında
24
bu iki gerçeğin birleşmesine gelince; insanın makamı ne kadar
yüksek olursa olsun, ne kadar
nadir özellik ve sıfatlarla donanmış bulunursa bulunsun, bunların
hiçbiri insanın kendi zatından kaynaklanmaz. Bunların hepsi ancak
Allah’tan insana belli bir müddete
kadar verilmiş birer emanettir.
Kendisinin yalnız zayıflık yönünü, basitlik ve aşağılık tarafını gören kimsenin azgın ve kibirlilerin
azgınlıklarına kurban olacak şekilde yaşaması ve Allah’ın kendisine
yüklediği iman ve imar görevlerini
ihmal edeceği açıktır. Buna karşılık kendisini sadece etrafındaki
eşyaya hükmedecek sıfat ve özelliklere sahip gören ve bu sıfatların
verdiği gurur ve sevinçle sarhoş
olanın isyan ve inkâra sürüklenmesi olağandır.
Birinci nokta onu firavunlaşmaya karşı koruyan bir zırh gibidir. Zira Allah’a kıyasen değersizliğini unutanın kibirlenmesi,
büyüklük taslaması, kendini müstağni görmesi kaçınılmazdır. İkinci
nokta ise insanı zilletten, nefsine
ve firavunlara boyun eğmekten
kurtarır. Zira diğer canlılar karşısındaki üstünlüğünü unutan, köle
olmaya mahkûmdur.
Müslüman, bu dengeyi yakalamak adına attığı her adımda kâmil
bir imana yaklaşacak demektir.
Bu denge sayesinde ahireti kazanmak adına dünyanın ihmal
edilmesi söz konusu olmayacaktır.
Yine bu denge sayesinde dünya
kalplerden çıkarılıp avuçların içine
alınacaktır.
Peki ya firavuna boyun
eğen?
Zulme karşı direnmek ve hakkı
diretmek, kalbinde en az hardal
tanesi kadar iman bulunan herkes
için bir gerekliliktir. Hadis-i şerifte
belirtildiği gibi bu mücadelenin
şekli ve miktarı kişinin gücü ve
konumuna göre ya eliyle olur, ya
diliyle olur ya da o kötülüğe karşı
kalbinde beslediği kinle olur. Müslüman zilleti kabul edemez.
Zillete razı olup dininden ve
davasından vazgeçenlerle heva
ve hevesini tanrı edinip insanlara
zulmedenlerin ahirette yapacakları diyalogu Rabbimiz kitabında,
Sebe’ suresinin 31 ila 33. ayetleri
arasında gözler önüne sermektedir:
“… Sen o zalimlerin Rablerinin huzurunda dururken birbirlerini suçlayarak söz attıklarını bir
görmelisin! Zayıflar büyüklük taslayanlara, “Siz olmasaydınız biz
mutlaka iman etmiş olacaktık.”
derler.
Büyüklük taslayanlar da, zayıfların sözlerini reddederek: “Size
hidayet gelince, sizi ondan biz mi
alıkoyduk? Bilakis siz suçluydunuz.” derler.