Dilhâne Mart 2019 mart2019 | Page 49

Yasemin Dutoğlu Yayha Efendi dergâhına İlk kez, üniversite öğrencisi olduğum 1980 lerin ortalarında yolum düştü. Erguvan zamanıydı. Bir gün okul çıkışı Beşiktaş’tan Ortaköy’e doğru yürürken Yıldız Parkının girişini geçtikten hemen sonra solda, taş döşeli bir yokuş dikkatimi çekti. İlerde tatlı bir kıvrımla kaybolan yokuşun cazibesine kapılarak, nereye varacağının merakıyla tırmanmaya başladım. Biraz ilerde bir işaret taşı gibi duran çeşmeyi geçtikten sonra saklı cennet gibi kalmış Yahya Efendi dergâhının girişini buldum. Yahyâ Kemâl ‘in deyimiyle tam da“ ölülerimizle birlikte yaşadığımız“ bir yer. O ulu ağaçlar, şahane taşları olan asırlık mezarlar, kuyu, çeşme, harapça ama doğal ortama uyumlu yapılar insanı tarifi zor bir huzurla sarıp sarmalıyordu. Hele kıble tarafındaki erguvanlarla taçlanan boğaz manzarası tam gönüller sürûru idi. O vakitler, ne mekanın sahibi Yahyâ Efendi hazretleri, ne de manevi kıymeti hakkında hiçbir fikrim olmadığı halde, bu tarihi dergâha ve orada hissettiğim huzura o kadar müptela oldum ki, burası o günden sonra sık sık uğradığım bir mekân, bilhassa sıkıntılı, üzüntülü günlerimde benim için adeta bir sığınak haline geldi. Çoğu defa içeri bile girmez, sanki bir parka gider gibi, kabristânda dolaşır, bir müddet oturup boğazı seyrederek tefekkür ederdim. Sonraları bu gizli mabedimi bazı yakın arkadaşlarımla da paylaştım. O yıllarda ziyaretçisi sanki şimdi olduğu kadar fazla değildi. Giriş kapısının solundaki kapıcı odalarına sığınmış yaşlı bir hanımcağız yaşardı. Hafif meczup görünüşünden dolayı sohbet etmeye çekinerek bir kaç kuruş bırakırdım. Kimdi, ne idi, neciydi bilmezdim. Haline üzüldüğümü ve özellikle geceleri bu ıssız yerde korkmadan nasıl kaldığına şaşırdığımı hatırlıyorum. 49