Yasemin Dutoğlu
Yayha Efendi dergâhına İlk kez, üniversite
öğrencisi olduğum 1980 lerin ortalarında
yolum düştü. Erguvan zamanıydı. Bir gün
okul çıkışı Beşiktaş’tan Ortaköy’e doğru
yürürken Yıldız Parkının girişini geçtikten
hemen sonra solda, taş döşeli bir yokuş
dikkatimi çekti. İlerde tatlı bir kıvrımla
kaybolan yokuşun cazibesine kapılarak,
nereye
varacağının
merakıyla
tırmanmaya başladım. Biraz ilerde bir
işaret taşı gibi duran çeşmeyi geçtikten
sonra saklı cennet gibi kalmış Yahya
Efendi dergâhının girişini buldum. Yahyâ
Kemâl ‘in deyimiyle tam da“ ölülerimizle
birlikte yaşadığımız“ bir yer. O ulu
ağaçlar,
şahane taşları olan asırlık
mezarlar, kuyu, çeşme, harapça ama
doğal ortama uyumlu yapılar insanı tarifi
zor bir huzurla sarıp sarmalıyordu. Hele
kıble tarafındaki erguvanlarla taçlanan
boğaz manzarası tam gönüller sürûru idi.
O vakitler, ne mekanın sahibi Yahyâ
Efendi hazretleri, ne de manevi kıymeti
hakkında hiçbir fikrim olmadığı halde, bu
tarihi dergâha ve orada hissettiğim
huzura o kadar müptela oldum ki, burası
o günden sonra sık sık uğradığım bir
mekân, bilhassa sıkıntılı, üzüntülü
günlerimde benim için adeta bir sığınak
haline geldi.
Çoğu defa içeri bile girmez, sanki bir
parka gider gibi, kabristânda dolaşır, bir
müddet oturup boğazı seyrederek
tefekkür ederdim. Sonraları bu gizli
mabedimi bazı yakın arkadaşlarımla da
paylaştım. O yıllarda ziyaretçisi sanki
şimdi olduğu kadar fazla değildi. Giriş
kapısının solundaki kapıcı odalarına
sığınmış yaşlı bir hanımcağız yaşardı.
Hafif meczup görünüşünden dolayı
sohbet etmeye çekinerek bir kaç kuruş
bırakırdım. Kimdi, ne idi, neciydi
bilmezdim. Haline üzüldüğümü ve
özellikle geceleri bu ıssız yerde
korkmadan nasıl kaldığına şaşırdığımı
hatırlıyorum.
49