Dilhâne Mart 2019 mart2019 | Page 39

Naif Karabatak Ağanın kapısının önündeki kalabalık gittikçe artıyordu. Fısıldayanlar, yüksek sesle konuşanlar, bir birine bakıp sorgu sual edenler ve yeni gelenlere yapılan izahatlar uzun bir süre aldı. Çaycı Rüstem Efendi, köy imamı ve öğretmenine seslenerek, “kapıyı çalan, hatır soran siz olun” dedi. Öğretmenle imam göz göze geldi. Öğretmen imama, imam öğretmene görevi tevdi etmek istiyordu ama kaçınılmaz son imamın oldu. İmam efendi kalabalığa yönelerek el işaretiyle biraz daha sessiz ve sakin olmalarını istedi. Ağanın evinin önü miting alanı gibi olmuştu. İmam efendi sonunda kapıyı tıklattı, ses gelmeyince bir daha, sonra bir daha. Biraz sonra ağanın hanımı kapıyı açtı, aralıktan önce imama, sonra da imamın arkasında duran köy ahalisine baktı. Ağanın hanımı imam efendi için kapıyı araladı, hemen ardından da kapattı. İmam efendi sessizce ağanın durumunu sordu. Değişen bir şey yoktu. Üç gündür odadan çıkmamış, ne bir ses ne bir haber vermişti. Kapının önüne koyduğu yemeği bir ara alıyor, sonra da el sürülmemiş şekilde yine kapının önüne koyuyordu. Ağanın durumu durum değildi. Herkes gibi ağanın hanımı da, çocukları da çok tedirgindi, ağa adına da, kendi adlarına da, köy adına da derin bir endişe içindeydiler. İmam efendi ağanın bu durumunun ne zaman başladığını sordu. Hanımı sessizce anlattı. Şehre gidip geldikten sonra tek kelime etmeden odasına kapanmıştı. Beşinci sınıfa giden kızından bir kalem, bir de kâğıt istediğini de eklemeyi unutmadı ağa hanımı. Bu durum biraz garipti. Ağanın kâğıtla kalemle ne işi olurdu. Doğru dürüst okuma yazması bile yoktu. Hani köyün muhtarıydı ama o gücü elinde bulundurmasından kaynaklıydı, yaptığı hizmetlerden değil. 39