Naif Karabatak
Ağanın kapısının önündeki kalabalık
gittikçe artıyordu. Fısıldayanlar, yüksek
sesle konuşanlar, bir birine bakıp sorgu
sual edenler ve yeni gelenlere yapılan
izahatlar uzun bir süre aldı. Çaycı Rüstem
Efendi, köy imamı ve öğretmenine
seslenerek, “kapıyı çalan, hatır soran siz
olun” dedi. Öğretmenle imam göz göze
geldi.
Öğretmen
imama,
imam
öğretmene görevi tevdi etmek istiyordu
ama kaçınılmaz son imamın oldu.
İmam efendi kalabalığa yönelerek el
işaretiyle biraz daha sessiz ve sakin
olmalarını istedi. Ağanın evinin önü
miting alanı gibi olmuştu. İmam efendi
sonunda kapıyı tıklattı, ses gelmeyince
bir daha, sonra bir daha. Biraz sonra
ağanın hanımı kapıyı açtı, aralıktan önce
imama, sonra da imamın arkasında duran
köy ahalisine baktı. Ağanın hanımı imam
efendi için kapıyı araladı, hemen
ardından da kapattı. İmam efendi
sessizce ağanın durumunu sordu.
Değişen bir şey yoktu. Üç gündür odadan
çıkmamış, ne bir ses ne bir haber
vermişti. Kapının önüne koyduğu yemeği
bir ara alıyor, sonra da el sürülmemiş
şekilde yine kapının önüne koyuyordu.
Ağanın durumu durum değildi.
Herkes gibi ağanın hanımı da, çocukları
da çok tedirgindi, ağa adına da, kendi
adlarına da, köy adına da derin bir endişe
içindeydiler. İmam efendi ağanın bu
durumunun ne zaman başladığını sordu.
Hanımı sessizce anlattı. Şehre gidip
geldikten sonra tek kelime etmeden
odasına kapanmıştı. Beşinci sınıfa giden
kızından bir kalem, bir de kâğıt istediğini
de eklemeyi unutmadı ağa hanımı. Bu
durum biraz garipti. Ağanın kâğıtla
kalemle ne işi olurdu. Doğru dürüst
okuma yazması bile yoktu. Hani köyün
muhtarıydı ama o gücü elinde
bulundurmasından kaynaklıydı, yaptığı
hizmetlerden değil.
39